Riskin Geleneksel Epistemolojileri: Fukushima’daki Kriz

Celine-Marie Pascale
American University, USA

Çeviri: Hatice Güdücü
Düzelti: Berkay Üzüm

Özet

11 Mart 2011 tarihinde 9 şiddetindeki bir deprem ve buna bağlı oluşan tsunami Japonya’daki Fukushima Dai-ichi elektrik santralini yıktı. Japonya’da 3/11 olarak bilinen bu üçlü felaketin etkileri on yıllarca devam edecek. Felaketi örten medya, riski kamuya nasıl ifade etti? Bu yazı, 11 Mart 2011 ve 11 Mart 2013 tarihleri arasında Amerika’da en çok öne çıkan 4 medya kuruluşunda Fukushima felaketiyle ilgili yayımlanmış haberlerin metinsel analizidir. Yapılan analiz, bilhassa, nükleer erimeden kaynaklı toplum sağlığını tehdit eden risklerin, Birleşik Devletler medyasının uygulamaları doğrultusunda inşa ettiği varlığını ve anlamlarını araştırmaktadır. Bu yazı sistematik medya uygulamalarının nasıl var olan hayati riskleri minimize ettiğini, eksik bilgilendirmeye sebep olduğunu ve belirsizlikleri daha da kötüleştirdiğini sergilemektedir. Süreç içinde, çalışma, nükleer radyasyona bağlı gelişen hayati riskleri anlamak ve değerlendirmek için medyanın nasıl geleneksel epistemolojiler yarattığını göstermektedir. Makale, medya tarafından yerleştirilen geleneksel epistemolojilerin imalarını tartışarak sonuçlanmaktadır.

Anahtar kelimeler

Söylem analizi, epistemoloji, Fukushima Dai-ichi, medya analizi, risk

Giriş

Nükleer felaketler, tüm dünyada insan, çevre ve ekonomiler için potansiyel olarak büyük ölçekli ve uzun vadeli sonuçlara sahiptir. Nükleer enerjinin ve felaket bölgelerine engellenmiş ulaşımın detaylarıyla ilgili verilen sınırlı toplumsal bilgi yüzünden, medya toplumsal bilgiyi, algıyı ve nükleer krizlere verilen tepkiyi şekillendirme konusunda dünya çapında orantısız güce sahiptir. Bu yazıda, Fukushima Dai-ichi nükleer felaketiyle ilgili Birleşik Devletler haberlerinin söylem analizini yapıyorum. Sadece felaket hakkındaki bilgilerin değil, aynı zamanda geleneksel epistemolojilerin, yani özelde felaketin ve genelde nükleer radyasyonun geçerliliğini ve etkisini değerlendirmek için kuramsallaştırılmamış paradigmaların medyada nasıl inşa edildiğini gösteriyorum.  Medya örtüsüyle yaratılan geleneksel epistemolojiler, yalnız nükleer radyasyon hakkında bazı özel bilgiler değil, aynı zamanda bazı özel dünya vatandaşları oluşturdu.

Bu çalışma, 2144 adet, tüm yenileri de dahil, makalelerden, başyazılardan ve tsunaminin vurduğu tarih olan 11 Mart 2011 ile bilgi toplamanın başladığı 11 Mart 2013 tarihleri arasında The Washington Post ve The New York Times gibi iki önemli gazetede ve Politico ve The Huffington Post isimli öne çıkan iki ulusal blogda yayımlanmış mektuplardan oluşan bir külliyata dayalıdır. Kabaca, anlam sistemlerini, kamuoyunun risk hakkındaki bilgisini yaratmak ve korumak için kullanılan erk teknolojileri olarak inceliyorum. Analizlerim Fukushima Dai-ichi felaketinin medyada yer alma biçimi hakkındaki iki temel soruyu kovalıyor: Medya nasıl genel nüfus için riskin varlığını ve anlamını inşa etti? Bu tutarsız inşanın sonuçları nelerdir? Analizlerim, tecrübelerin raporlandığı tüm yeni dört kuruluştaki ortak örüntüleri kaplamaktadır.

Çalışmanın orijinali için tıklayınız

Buhran

11 Mart 2011 tarihinde 9 şiddetinde, yerin 19 mil (30 km) derinliğinde bir deprem Japonya’da Tohoku’nun Pasifik sahilini vurdu. Deprem, Japonya sahilini vuran ve 133 fit (40.5 m)’e ulaşan dalgalarla 6 mil (10 km) denizden içeri giren Tohoku tsunamisini tetikledi. 9 şiddetindeki deprem, tsunami vurmadan önce Fukushima Dai-ichi elektrik santralinde muazzam hasara yol açtı; kontrol odalarının, gözlem cihazlarının, enformasyon merkezlerinin bulunduğu işletme binası ve ekipmanlar katastrofik bir biçimde hasar gördü ve kullanılamaz hale geldi (Kushida, 2012). Tsunami depremden 40 dakika sonra, bütün soğutma sistemlerine ve santralin yedek kaynaklarına tamir edilemez derecede hasar veren birçok dalga şeklinde (tam olarak su duvarları ) geldi (Kushida, 2012). Fukushima Dai-ichi elektrik santralinde birbirini takip eden bir dizi sistem çöküşü, büyük çapta nükleer erimeyle sonuçlandı. Şurası çok açık ki, nükleer erime bir deprem ve bir tsunaminin sonucuyken, yaratılan ve/veya riskleri şiddetlendirilen bütün benzer felaketler gibi bu felaket de aynı zamanda politik, ekonomik ve sosyal yapıların sonucuydu.

Felaket olduğunda, Fukushima Dai-ichi elektrik santrali Japonya’nın 1/3 elektriğini sağlayan Japonya’daki 50 nükleer santralden biriydi. Yapımı sırasında, Tokyo Elektrik Güç Şirketi’nin (TEPCO) santral için gerekli bütün yedek kaynakları deniz seviyesinde yerleştirme kararı oldukça tartışılmıştı; bazıları bu kararın felaketin tsunami vurduktan sonra ki kısmına katkıda bulunduğunu düşündü (Vollman, 2015). Dahası, Fukushima Dai-ichi santrali Amerikan General Electric şirketi tarafından inşa edilmiş ve inşası sırasında yazılı kanıtlara da dayanan güvenlik problemlerinin fazlasıyla olduğu bilinmekteydi (Gundersen, 2015).

Uluslarası Atom Enerjisi Ajansı, Fukushima Dai-ichi erimesini Uluslararası Nükleer Olay Ölçeklendirmesine (INES) göre 7 –sadece, 1986 yılında Ukrayna’da olan Çernobil nükleer felaketinin de paylaştığı derecelendirme- olarak değerlendirmiş. Hesaplar farklılık gösteriyor fakat çoğu rapor tahminine göre Fukushima kombine felaketi 20.000 hayat aldı ve yaklaşık 300.000 kişiyi yerinden etti. Korkunç hayat kayıplarına ek olarak, felaket, Fukushima Eyaleti’nin merkez altyapısının büyük bir kısmını yok etti. Felaketin ölçeğini anlamak çok zor. Kapatıldıktan sonra bile, 10 gün boyunca, patlamaları önlemek için, birleşik 3 reaktör için saatte yaklaşık 70 ton su gerekti (Kushida, 2012). İlk krizden iki yıl sonra, tahmini olarak günde 300 ton kirli su hâlâ denize sızmaktadır (Press, 2013). Patlamadan dolayı yıkılan reaktör açık havaya maruz kalmaktadır ve ne kadar böyle kalacağı belli değildir. Felaket neredeyse devamlı atmosfere ve okyanusa muazzam miktarlarda radyoaktif sezyum bıraktı. (Nadesan, 2013).

Fukushima Dai-ichi’nin 1.,2. ve 3. ünitelerinden atmosfere bırakılan Sezyum-137’nin miktarı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na verilen Japonya devlet raporuna göre Hiroşima bombasında atmosfere bırakılandan 168 defa daha fazladır. Bu tahminin altındadır. Fukushima Dai-ichi’deki kazada, Hiroşima’da atılan bombanın yaklaşık 400 ila 500 katı arasında Sezyum-137 miktarı atmosfere bırakıldı. Aynı zamanda, yaklaşık aynı miktar radyoaktif materyal yeraltına süzülerek ya da okyanus içinde suda çözündü (Koide, 2015: Sy 334-338).

Bitkiler ve hayvanlar sezyumu çok rahatça sindirir; sonuçta etkisi büyük ihtimalle birikmek ve zamanla daha da büyümektir. Doğrusunu söylemek gerekirse, sezyum 300 yıl sonra bile radyoaktif tehlike olarak saptanabilir; gıda zincirinin her seviyesinde birikir (Caldicott, 2014). Tokyo’daki araştırmacılar 2012’de çocukların ayakkabılarında sezyum buldular. “Çocuklar ayakkabılarını bağlıyor; çocuklar elleriyle yiyor; bu demektir ki sezyum onların midesinde, sindirim kanalında, bağırsaklarında” (Gundersen, 2015: Sy 1449). Henüz maruziyetin sağlıkla ilgili sonuçları acil değil. Löseminin kuluçka dönemi 5 ile 10 yıl arasındadır; organ kanserleri için bu süre 15 ile 80 yıl arasındadır; yumurtalarda ve spermlerde üretilen 6000 tipten fazla genetik mutasyon gelecek nesillere geçmiş olacak (Calcidott, 2015: sy 149).

Ulusal Bilim Akademisi’ne göre, atomik radyasyonun güvenli hiçbir dozu yoktur. % 100 olasılık ile hücrelerde hasar meydana gelecektir (McMahon, 2011). 1.3 miligray gibi en küçük doz dahi DNA’ya hasar verebilir ve hata yapmaya açık onarımlar, mutasyona sebebiyet verip kansere sebep olan genomik düzensizlikler ile sonuçlanabilir (Gundersen, 2015). “Fukushima felaketi bitmedi ve binlerce yıl bitmeyecek… Kolayca ‘temizlenemez’ ve gıdayı, insanı ve hayvanları kirletmeye devam edecek.” (Sakiyama, 2015: Sy 458-463).

Fukushima erimesinden kaynaklı radyasyon küresel gıda zincirinde ortaya çıktı. Radyasyon, merada beslenen inek mandırası belgeli, Montpelier, Vermont’un doğu kıyısındaki 13 Amerikan şehrinde raporlandı (McMahon, 2011). Dahası, radyoaktif açıdan kirlenmiş gıda için hiçbir uluslararası standart yok, üstelik Japonya’da tüketilebileceğinden 12 daha kirli olan gıda Birleşik Devletler’e ihraç edilebilir (Gundersen 2015: Sy 1815). Nükleer radyasyonun etkilerini araştırmak finansman yokluğu ve devletlerin aktif müdahalesinden dolayı baltalandı. Japonya’da, işgalci Birleşik Devlet güçleri atom bombasının etkileri üzerine olan araştırmaları yasakladı. Benzer şekilde Ukrayna ve Rusya hükümetleri Çernobil felaketinin etkileri üzerine olan araştırmaları baskılamıştı (Sakiyama, 2015).

Fukushima felaketi bitmedi ve aslında daha da kötü olma potansiyeline sahip.  Soğutma havuzlarının dibine batan yakıt “10.0000 Hiroşima atom bombasına eş değer olabilecek derecede sezyum-137 içermektedir. Eğer başka bir deprem meydana gelirse kullanılmış yakıt havuzu çöker ve soğutmak mümkün olmaz” (Caldicott, 2015: Sy 117). Bu enformasyonların hiçbiri bu makale için çalışılan hiçbir medya unsurunda yazılmadı.

Riskin Epistemik Sınırları 

Japonya’da 3/11 olarak bilinen bu üçlü felaketin yol açtığı doğal, suni ve sosyal çevreler arasındaki dramatik geçişler ve bu felaketten kaynaklanan peş peşe epistemik değişiklikler belki daha az netti, ama muhtemelen kendi sonuçlarında daha az etkili değildi. Felaket çok hızlıca bilgi boşlukları yarattı. Medya, felaketi ve risklerini tanımlama konusunda orantısız bir yetkiye kavuştukça, oluşan bilgi boşluklarının etkisi arttı. Medyanın epistemik gücü ve hatta nükleer radyasyon bilgisi büyük çoğunlukla medyadan ve onların oluşturduğu söylemden gelen toplum için bile artırıldı. Bu bağlamda medya, geleneksel bir epistemoloji ve sıradan insanların nükleer radyasyonun riskini anlamak ve değerlendirmek için kullandığı bir dizi sezgisel yöntem yaratabildi. Maalesef, bu sezgisel yöntemler dizisi sorgusuz sualsiz inanılan medyanın yanlı ya da tamamen deneysel çalışmalar dizisi tam olmayan, tarafsız olmayan ya da tamamen saydam olmayan aktarımlarına dayalıydı.

Ulrich Beck (1992, 2002, 2013), risk analizlerini toplumu etkileyen ‘doğal felaketler’ yaygın söyleminden uzaklaştırıp ekonomik yan ürün olarak felaketler üreten ‘risk toplumları’nın analizine yönlendirdi. 20. ikinci yarısında, liberalleşme, mevzuat yokluğu, iklim değişikliği, ortak yasal norm yokluğu ve kamu hizmeti kuruluşlarının özelleşmesi yeni küresel riskleri oluşturdu. Beck, insanlığa olan maliyetini umursamayan çağdaşlığın, endüstriyel başarısının direkt bir sonucu olan risk toplumlarınca yaratılan kendi kendine olan felaketleri -küresel iklim değişikliği bunların arasında- tartışıyor (Beck, 1992, 2002,2013).

Riskin üretimi toplum için yerleşik olunca, -risk toplumları durumunda olduğu gibi- riske ilişkin esas sorunlar riskin nasıl kontrol edileceğinden “kontrol edilemez üzerinde – politikada, hukukta, bilimde, teknolojide, ekonomide ve günlük hayatta – nasıl kontrol eder gibi görüneceğine” kayıyor (Beck, 2002:41). Risk toplumlarında risk, toplumlara, sağlığa ve gıdaya olan uzun vadeli zararların hesaplamalarına değil, sermaye piyasalarına bağlıdır. Gerçekten de, ana akım medya ve hükümetin herhangi bir felaket konusundaki başlıca endişesi küresel ekonomik risk gibi görünüyor. En azından benin incelediğim medya, riski, toplum sağlığı, gıda sağlama ya da çevre açısından değil hammadde pazarları, enerji endüstrileri ve küresel ekonomiler bakımından inşa etti.

Fukushima felaketi 2011 yılının Mart ayında olduğuna göre, 2015 yılında yayımlanan bilimsel araştırmaların kısıtlı olması beklenebilir. Ama özünde bu konuyla ilişkili çalışmalar mevcuttur. Örneğin Kushida (2012), felaketin kronolojik gelişiminin, işlemlerin yapım aşaması kararlarının analizini ve endüstrinin yeniden yapılandırılma süreçleri zorluklarının kapanmamış bir hesabını sunar. “Devlet tarafından desteklenen güç şirketleri yerli halka ve daha geniş kitlelerin düşüncelerini nükleer santralin güvenliği hakkında garanti etmek yerine saldırgan bir tutumla ‘güvenlik mitini’ pazarladı” (Kushida, 2012: 47). Benzer şekilde Downer (2014), risk değerlendirme uzmanlarının felaketi bir anomali olarak inşa etmelerine yol açarak Fukushima felaketini tipik olarak şekillendiren halk hikâyelerini tartıştı.

Toplumlar enformasyon ve karışık işlemler ile problemlerin içyüzünü anlamak için kitle iletişim araçlarına inandığı için, Fukushima felaketinin medyanın büyük bir kısmında yer alan tutarsız analizleri, temel olarak bilgi üretiminin önemli eleştirilerini ve dolayısıyla içyüzünü ve o bilgiyi geçerli kılmak için kullanılan geleneksel epistemolojileri bile anlamayı sağlar. 3/11 felaketinin medya analizleri, sürekli, medya hesaplarının topluma olan risk tehdidini küçümsediğini buldu (Kim ve Bie, 2013; Thatcher vd., 2015; Tollefson, 2013). Kim ve Bie (2013) Fukushima hakkındaki The Wall Street Journal’da, USA Today’de ve The New York Times’ta 14 Mart-Ekim 2011 ayları arasında yayımlanan 277 makaleden çerçeve enformasyon analizi yaptılar. Tanımlanan dört çerçevenin en yaygın olanı “göz ardı edilebilir risk”ti. Sağlığı tehdit eden riskler kabul edildiğinde tahmin edilebilir ve acil (kısa dönemde) olarak şekillendirildiler. Gizli tehlikelerin ve cevaplanmamış soruların çerçeveleri, uzun vadeli kaygıları bilgi eksikliğini delil göstererek küçümsedi.

Bu süreçte Tollefson (2013), Fukushima nükleer felaketinin 11 Mart 2011-12 Şubat 2012 arasında The Daily Yomiuri’nin İngilizce baskısında yayımlanan beyanlarını analiz etmek için hassas söylem analizini kullandı.[i] Çalışma ulusal teknobilim ve kimlik ideolojilerini tekrar üretmiş iki tutarsız yapı, Fukushima radyasyonunun azaltılmış riski ve nükleer krizlerdeki bir yurttaşın ulusal görevini buldu (Tollefson 2013:1). Ek olarak, teknik enformasyon bağlamından ayrılmıştı, bilimsel enformasyonun kullanımı oldukça seçiciydi ve radyasyon riskiyle ilgili kaygıların meşruiyeti kaldırılmıştı. Radyasyon riski izole edilmiş, bölgesel hale getirilmiş ve acil bir sağlık tehdidi teşkil etmiyormuş gibi sunuldu, radyoaktivitenin varlığı tehlikeyi küçülten kıyaslamalarla normalleştirildi (Tollefson, 2013).

Thatcher vd., (2015), Fukushima felaketiyle ilgili dört ana raporda; kaçınmak, algıda seçicilik ve enformasyon inkârı gibi enformasyon davranışları analizi kanalıyla kamu söylemi üzerine nispeten farklı bir bakış açısı sunarlar.[ii] Yazarlar enformasyondan kaçınma davranışlarını, katastrofik enformasyon fiyaskosuyla sonuçlanan nükleer güvenlik mitinin kışkırtılmış taahhüdünün felaketteki ana etken olduğunu söyleyerek bitirmiş (Thatcher vd., 2015: 57).

Geleneksel kitle iletişim araçları 3/11 felaketi hakkındaki tek enformasyon kaynakları değildi ve araştırmacılar diğer medya yayın organlarında riskin üretimini incelediler. Hirakawa ve Shirabe (2015) sosyal iletişim ağı servislerindeki devlet belgelerini, görsel basını ve bireysel bilim insanlarını çalıştılar. 3/11 felaketine ilişkin üç ana medya söylemi tanımladılar: Bir tanesi bilimin toplum tarafından yanlış anlaşıldığı iddiası; mobilize olmuş az çok doğrulanmış ya da tamamen doğrulanmamış güvenliği savunan iddialar ve üçüncüsü, duyguları ve dayanışmayı harekete geçirmek için kullanılmış ahlâki söylem (Hirakawa ve Shirabe, 2015).

Felaketin tehlikesini kabul etmek ve aynı zamanda hafifletmeye yönelik çabalar 3/11 felaketinden hemen sonra bir manga ve anime çalışmasında görüldü. Tohoku felaketinin mangalardaki ve animelerdeki etkisini incelemek için kültürel çalışmaların bakış açısından bakıldığında, Furukawa ve Denison (2015) bu medyanın acı çekenlere, sansürlenmiş saldırgan görüntülere ses verdiğini ve afete uğramış alanlardaki insanlar için destek kaynağı olarak aranıldığını buldu. Bazı sosyal medya araştırmacıları (Binder, 2012; Riedlinger ve Rea, 2015)  sosyal medyanın ana akım medya hesaplarına meydan okuduğunu buldu. Fukushima felaketini çevreleyen nükleer risk üzerine olan Twitter yorumları sadece ana akım medyaya meydan okumadı (Bendiar,2012); bazı örneklerde (Riedlinger ve Rea, 2015), bilimsel uzmanlıkla çelişen “sokak bilimi” formunun yükselişine de yol açtı.

Nükleer endüstri için potansiyel olarak negatif sonuçları barındırdığından, endişeli olan örgütler Fukushima hakkında kendi çalışmalarını yazan medyayı görevlendirdi. Bu örgütlerin arasında Fukushima hakkında 2008-2012 arasında İngilizce olduğu kadar Almanca, İspanyolca ve Portekizce yayımlanan uluslararası medyayı raporlayan bir yazılı basının çalışmasına sponsor olmuş olan Avrupa Füzyon Kalkınma Antlaşması (EFDA) vardı (Schmidt vd., 2014). Çalışma, nükleer enerji üretimi damgalamasının negatif yönde nükleer füzyon programlarını etkileyebileceği kaygısı üzerine olan icraat raporlarını incelemek için görevlendirilmişti (Schmidt vd., 2014).[iii] Kamu söylemini şekillendirmedeki medyanın önemi açık bir şekilde geniş kitlelerce tanındı. Bugünkü çalışmanın bulguları nükleer radyasyon riskini küçümseyen literatürle tutarlıdır. Aynı zamanda bu çalışma, algının değerlendirilmesinin arkasına ve geleneksel epistemolojilerin anlayışına doğru taşınarak var olan literatürü genişletir.

Yöntem

Daha önce belirtildiği gibi, 2144 adet yeni makaleyi, başyazıyı, editöre mektubu içeren bu külliyat analiz için veriyi oluşturmaktadır. Bu, 11 Mart 2011 ve 1 Mart 2013 arasında Fukushima felaketi üzerine The New York Times’ta, The Washington Post’ta ve Politico ve The Huffington Post isimli öne çıkan iki ulusal blogda yayımlanan tüm makalelerin kapsamlı bir koleksiyonudur. 1851 yılında kurulmuş olan The New York Times, 117 kere – başka diğer yayın kuruluşlarından daha fazla-  Pulitzer ödülünü kazanmış (Schmidt vd., 2014). The New York Times tüm Birleşik Devletler gazeteleri içinde ikinci en büyük tiraja sahiptir (Pulitzer Prizes, 2015).  Benzer şekilde, 1877 kurulmuş olan The Washington Post ülkedeki en eski gazeteler arasındandır; geniş kapsamlı ve politik haberciliği 47 Pulitzer Prize ödülüyle tanındı (Wikipedia, 2015b). 2005 yılında Ariana Huffington tarafından kurulan The Huffington Post liberal bir internet blogu ve kaynağıdır (Pulitzer Prizes, 2015). The Huffington Post dünya çapında medya ortaklarıyla, Kanada’da, Birleşik Krallık’ta, Fransa’da, Almanya’da, İspanya’da, Brezilya’da, Japonya’da, Mağrib ülkelerinde, Yunanistan’da ve Hindistan’da yayınlar açmak için birleşti. Buna karşın Politico, 2007 yılında The Washington Post’un ilk başyazarları tarafından Birleşik Devletler’de politik gazetecilik için bir forum olarak kurulmuş (Wikipedia, 2015a). Haftalık bloğa ek olarak, ülkenin her yerinden platformun paydaşları her yerden haber ağıyla video, yazı ya da ses kaydı gibi içerik sağlar. The New York Times, The Washington Post, Politico ve Huffington Post Birleşik Devletler’deki en önde gelen medya kuruluşlarıdır. Bu kuruluşlar TV haberleri ve söyleşi programları tarafından, diğer gazeteler ve bloglar tarafından en yaygın alıntı yapılan ve sıklıkla Twitter, Facebook ve Pinterest gibi sosyal medya tarafından takip edilen kuruluşlardır. Bu bağlamda, bu medyada ortaya çıkan risk söylemleri ve bu söylemlerin içine gömülü olan geleneksel epistemolojiler merkezî, ulusal ve belli uluslararası nükleer radyasyon anlayışına dönüşmek üzere ortaya atıldılar.

3/11 felaketine ilişkin bu dört kuruluştaki bütün hesapları gözden geçirmek için, niteliksel veri analiz (QDA) bilgisayar program paketi (QSR uluslararası) olan Nvivo’yu kullandım. Makale külliyatını ilk defa okurken kendi kodlarımla analize başladım. Bu ilkel işlemde, iki basit soruyu sordum: “Kimin için risk?” ve “Neye risk?”. Analizin bu başlangıç aşaması, Nvivo kodlamasının gelişimi için temel oluşturan 30 açık koddan fazlasını üretti.[iv] Nvivo, 2144 tane makaleden “risk”, “riskler”, “riskli” ve “riske atmak” terimlerinin 1337 adet kullanımını tespit etti. Bu hesapların içinden kimin risk altında olduğunu rafine ederek kodlamaya devam ettim. Bu süreçte, genel nüfus (örneğin, riskle karşı karşıya olan santralde çalışan işçiler) için risk teşkil etmesiyle ilgilenen hesaplar üzerine analizlerimi odakladım. Böylece külliyat daha da azaldı. Genel nüfus için risk teşkil ettiğini raporlayan makaleler, Fukushima felaketiyle ilgili iki yıl içinde bu dört kuruluşta yayımlanmış bütün makalelerin sadece % 6’sını kapsamaktadır. Bu yüzden, haber medyasının tarihteki böyle büyük bir nükleer felaketteki odağının ne olduğuyla ilgili önemli bir bulgudur.

129 makaleden oluşan külliyatla çalışınca, bütün makalelerin genel nüfus için olan riski düşük, belirsiz ve yüksek olmak üzere bu üç yoldan biriyle tanımladıkları açıkça görünür hale geldi. Sonra bu tanımlamaların hangi temellere dayanılarak yapıldığını anlamak için bu makaleleri analiz ettim. Takip eden bölümlerde, tanımlamaların, medya hesaplarında gösterildiği şekliyle, mantığını göstermek için örnekleri analiz ettim. Analiz sürecinde, bütün medya hesaplarının belirsiz risk tanımlamasının düşük riskin kanıtı olarak yorumlanmış olduğu çok açıktı; bütün uygulamaya dönük amaçlar için risk içeren medya söylemleri çatallanmış olarak anlaşılmalıdır. Önemli olarak, bu risk söylemi kategorisinin dışına çıkan 3 tane makale buldum. Bu baskın medya söylemine meydan okuyan riskin karşı hegemonya yapılaşması sayılabilir. Gene de bunlar önemli bir söylem olarak yer kaplamasalar da baskın söyleme ışık tutan önemli içgörülere sahiptir.

Bilgisayar programı “risk” kelimesinin bütün varyasyonları için doğru bir şekilde tanımlanmış olduğu halde kullanılan risk kelimesi olmadan risk kavramının abartılması mümkündür. Bilgisayar programları özel bir kelime ve kelime öbeği için arama yapabilirler ama genel kavramlar için yapamazlar. Örneğin makaleler, risk kelimesini kullanmadan Fukushima çevresinde büyüyen ürünün potansiyel ışınlamasını tartıştıklarında… Fakat, riskler sistematik olarak bu şekilde tartışılırsa, tamamlanmış veri okumam muhtemelen meseleyi tanımlamış olurdu. Nvivo’nun kullanımı niteliksel analizin yorumlayıcı doğasını onun niteliksel analizini niceliksel kodlama stratejisine düşürerek kısıtlar. Mekanik kodlama için gerçek maliyetler söz konusudur. Bu belirli engel, muazzam miktarda verinin elle yapılması mümkün olmayan analizini Nvivo’nun yaptığı gerçeğiyle dengelenmiş olduğunu tartışabilir.

Aslında, Nvivo, 2144 makalede geçen her risk kelimesinin tanımladığı ve sayıldığıyla ilgili çok güçlü bir güven duygusu sunar. Bu güven duygusu özellikle bazı birkaç durum tanımlandığında önemli hale gelir.

Endişelenme: Toplum Nezdinde Riski Düşürmek 

Düşük risk söylemleri

Tokyo Elektrik Güç Şirketi’ne (TEPCO) göre Tohoku tsunamisi sırasında, Fukushima Dai-ichi kompleksinin toplamda 1760 ton taze ve kullanılmış nükleer yakıtı vardı (Marshall ve Reardon, 2011). Bu miktar 1986 yılında Çernobil reaktör tesisinde belgelenen yakıt miktarının 10 katıdır. Bu durumlarda veri setinde yalnızca bir makalenin tesisteki yakıt miktarını yazmadığı kayda değerdir. Bütün dört kuruluşta, radyasyon riskini önemsiz olarak kuran hesaplar bunu üç tutarsız stratejiyle yaptılar: Fukushima radyasyonu riskini başka tip risklerle karşılaştırdılar (hepsi daha büyük gösterildiler); riskin olduğuna dair kanıt olmadığını ileri sürdüler; belirsiz gerçekleri sundular ve bu belirsizlikleri düşük riskin kanıtı olarak sundular. Bu verideki hesaplar arasında, makalelerden 65’i genel nüfusa olan riski diğer risklere kıyasla ya da herhangi bir kanıt sunmadan çok düşük olarak tanımladılar. Makalelerden 44 tanesi, riski kanıt belirsizliğine dayandırarak düşük olarak tanımladı. Bu bölümde ilk olarak başka tip risklerle kıyaslanarak ya da riskin tam olarak olmadığını iddia ederek düşük risk söyleminin nasıl kurulduğunu inceledim. Sonra düşük risk kuruluşunu kanıtsal belirsizliğin kuruluşu ve yorumu doğrultusunda inceledim.

Söylem analizleri olayların nasıl anlamlı hale getirildiğiyle –gerçeklere sadık kalmasıyla değil- ilgilenirken baskın medyada neyin gerçek gibi geçtiğinin kuruluşuyla ilgili de önemli detaylar sunar. Felaketten iki ay sonra The New York Times’ta yayımlanan şu örneği değerlendirelim:

Dünyanın okyanuslarında, binlerce çürüyen radyoaktif atık demir tozu varilleri, Fukushima Dai-ichi santralinden açığa çıkan görece daha küçük miktardaki radyoaktif sudan daha büyük tehlike arz etmektedir. Uzmanlar, kayalardan, kozmik ışınlardan ve çevrenin başka diğer boyutlarından kaynaklı doğal radyasyonun insan yapımı ışımalardan, buna Japonya’nın arızalı reaktörleri de dahil, daha büyük etken olduğunu söylüyorlar (Broad, 2011:3).

Felaketin olduğu iki ay içinde, dünyanın en büyük nükleer felaketlerinden birini “kayalardan, kozmik ışınlardan ve çevrenin başka diğer boyutlarından kaynaklı doğal radyasyon” ile karşılaştırmak şaşırtıcıdır. Bundan dolayı, The New York Times’ın bu enformasyonu sıradan ve problemsiz bir biçimde -ve hatta açıkça bir kaynağa atıfta bulunmadan- yazdığını not etmek zahmete değerdir. Hesaplar toplum sağlığına tehdit teşkil eden riski düşük olarak yapılandırdıklarında fırsat buldukça kendi iddialarını da uzmanlara dayandırdılar; ama bu gibi atıflar nadir olduğu için gereksiz uygulamalar olarak göründüler. Dahası, hiçbir zaman okuyuculara karşı bir görüş, alternatif açıklamalar ya da önemli önermelere itiraz sunulmadı. Ayrıca The Huffinton Post’tan alınan bu örneği de inceleyelim:

Japonya’nın muzdarip olduğu nükleer elektrik santralinden cüzi miktarda radyasyon batı sahiline ulaştı fakat federasyon ve eyalet yetkilileri sağlık tehdidi içermediğini söylediler. Cuma günü, Kalifoniya ve Washington’daki ölçüm istasyonlarında bir kişinin normal olarak kayalardan, tuğlalardan aldığı radyasyon dozunun saptandığı ve güneşteki oranın ölçüm istasyonlarında saptanan bu miktardan 100.000 kat daha fazla olduğunu söylediler.

Makaleler yok sayılabilir riski yazdıklarında, benim verim isimsiz uzmanlarca sık sık alıntı yapılmış. Bu alıntıda, “kayalar, tuğlalar ve güneş” kıyaslaması The New York Times’taki alıntıyla benzer. Medya hesapları genel nüfusa olan riski düşük olarak inşa ettiklerinden, bu kıyaslama ölçüsü, alıntı yokluğu ve meydan okuma yokluğu ya da alternatif açıklamalar sunulmaması bu çalışmada yer alan bütün medyada tipik standart kanıt kullanıldığını gösteriyor. Bu haberlerin bariz gerçekliği çok spesifik ve ayrıca henüz doğrulanmamış iddia ile desteklenmektedir: “Bir kişinin normal olarak kayalardan, tuğlalardan aldığı radyasyon dozları ve güneşteki oranın saptanan dozdan 100.000 kat daha fazla olduğu” (Jahn, 2011). 3/11 felaketinden kaynaklı ya da kayalardan, tuğlalardan ve güneşten kaynaklanan radyasyonun miktarını özelleştirmeden, hesap bilimsel ölçüm ve güvenilirlik duygusu sağlıyor. Bu haberler ayrıca kaynak ve itiraz olmadan yayımlanıyor.

Göz ardı edilebilir riskin benim verimdeki en yaygın söylem olma açısından bu bulgular, Kim ve Bie’nin (2013) çalışmalarıyla tutarlıdır. Benzer şekilde Tollefson(2013) medyanın, bölgenin sakinleri arasında düşük radyasyon riski söylemini, varsayılan daha büyük risklerle karşılaştırarak inşa ettiğini buldu. Bu çalışmada düşük risk söyleminin karşılaştırma yapılırken ya da iddialarda bulunurken sözü edilen radyasyon riski çeşitlerine değinilmemesi dikkat çekiciydi. Medya nükleer radyasyonun potansiyel tehlikeleri hakkında oldukça kabaca tanımlanmış – büyük olasılıkla genel geçer denebilecek bir anlayışa bel bağladı. Medya hesapları düşük risk söylemini, radyasyonun çeşitli formlarına ilişkin detaylar, patlama çeşitleri, yanı sıra bunları toplum sağlığı, çevre ve gıda zinciri üzerindeki etkileri gibi enformasyonun silik kısımlarıyla inşa etti.

Medyanın düşük risk söylemini inşa etmek için kullandığı ikinci strateji, genel nüfusun risk ile yüz yüze geldiğine dair çok az ya da hiç kanıt olmadığı iddiaları üzerine dayandı. Örneğin, Japon otoriteleri tarafından şimdiye kadar radyasyon seviyelerinin normalin üzerinde fakat gene de patlama kısa bir süre için devam ettiyse insan sağlığına tehdit oluşturabilmesi için çok küçük olduğu yazıldı (Tabuchi vd., 2011:1). Medyada düşük risk söyleminde atıf, kanıt ve alternatif iddialar gereksiz gibi göründü – hatta toplum ve ekosistem sağlığına ilişkin çok önemli iddialarda bulunulduğunda bile. Nükleer felaketten sadece iki gün sonra bir makale radyasyon seviyesini hem “normalin çok üstünde” hem de “patlama kısa bir süre için devam ettiyse insan sağlığına tehdit oluşturabilmesi için çok küçük” olarak yazıyor. Buradaki niteleme sadece kritiktik değil biraz da aldatıcıdır; kimse felaketin kısa olmasıyla ilgili herhangi bir şey ummamıştır. Benzer şekilde The Huffington Post yayımladı: “Japonya’nın nükleer santral felaketinden iki yıl sonra, uzmanlardan oluşan uluslararası bir ekip perşembe günü, en yüksek doz radyasyona maruz kalan bölgenin sakinlerinin yükselen kanser riskinin çok küçük olduğunu ve bu yüzden muhtemelen bu riskin saptanamayacağını söylediler” (Cheng, 2013).

Bu çalışmada yer alan medya, düşük risk söylemini riskin, varsayılan diğer daha ciddi biçimlerinin kıyaslanmasıyla ve kanıtı olmayan iddialarla inşa etti. Medyanın Fukushima felaketi hakkındaki hesaplarında toplum sağlığı riskini küçümsediğine dair bulgular diğer medya analizleriyle tutarlıdır (Furukawa ve Denison, 2015; Kim ve Bie, 2013; Thatcher vd., 2015; Tollefson, 2013).  Toplum sağlığı önemsendiğinde stratejik metinsel boşlukların nasıl düşük risk söyleminin inşa edilmesine katkı sunduğunu vurgulamak önemlidir. İlk olarak, bu çalışmada yer alan medya meseleye neredeyse hiç yer vermedi; sadece makalelerin Fukushima Dai-ichi felaketi hakkında olan % 0.06’sı genel nüfus için teşkil eden riskten bahsetti. İkinci olarak, 65 makalenin hiçbiri sezyum-137’nin ve stronsiyum-90’ın ya da başka açığa çıkan diğer radyoaktif kimyasalların spesifik ve toplam etkilerini değerlendirmedi. Ya da hiçbiri, dağınık nüfusun ve onların çocuklarının yaşam süresindeki kanserin gelişimini izlemek sırasında oluşabilecek sorunlardan bahsetmedi.

 Belirsiz risk söylemleri

Birleşik Devletler’in dört medya kuruluşundaki Fukushima hesapları, genel nüfusa olan riskin varlığını ve anlamını küçümsemek için bilimsel belirsizlik söylemi oluşturdu. 44 makaleden oluşan grup devamlı olarak toplum kaygısını garanti eden riski değerlendirirken, bilimsel kesinlik standardını elde tutarak belirsiz risk söylemini inşa etti. Örneğin, The New York Times yayımladı:

Uzmanlar, özellikle üstünden uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen daha küçük doz radyasyonun sağlık üzerine etkileri hakkında hâlâ bilgi eksikliği olduğunu itiraf ediyorlar. Japonya’nın santrali yaklaşık iki aydır radyoaktif materyal saçıyor ve 1986 yılında Çernobil santralinde 10 günden daha uzun bir sürede bu miktardan çok daha fazla radyoaktif parçacıklar püskürdü. Japon uzmanlar için hangi alanların yaşamak için güvenli olduğuna karar verirken, radyasyon seviyelerinin sayısal olarak ne olduğunda açık ve net bir şekilde hemfikir olmak zor olmalıdır – yüzlerce mil karede bu nüfus yoğunluğuyla yaşayan uluslarda kararlar yüz binlerce insanı etkileyebilir (Fackler vd., 2011:4)

Hesaplar bilgi eksikliğini ve mutabakat yokluğunu ileri sürüyor, bilgi eksikliği ve mutabakat yokluğu geleceği bilinemez kılmak için sonradan kullanılıyor. Makaleler sıklıkla, küçük dozlardaki radyasyona uzun vadeli maruz kalmanın potansiyel etkilerinin basitçe bilinmediğiyle ilgili fikir beyan etti. Bu örnekte olduğu gibi, bunun gibi iddialar kaynak gösterilmeden, alternatif görüşe yer verilmeden, spesifik kaynaklara atıfta bulunulmadan ve detaylı enformasyon verilmeden ortaya atıldı. Gelecek kesinliği üzerindeki açık vurgu riskin ve bilimin doğası hakkında epistemolojik ve varoluşsal meselelerin her ikisini de artırıyor gibi görünse de öyle değildir. Dünya çapında 60 yıldan fazla nükleer enerji tecrübesi ve potansiyel tehdit altındaki milyarlarca insan olduğu göz önünde bulundurulunca, bu örnekteki tek bir medya hesabı bile küçük dozlardaki radyasyona uzun vadeli maruz kalmaya ilişkin bilgi ya da mutabakat eksikliğini, bazı bilim insanlarının, endüstrilerin ya da kanun koyucuların başarısızlığı olarak değerlendirmedi.[v] Aksine, medya hesapları bu açık bilgi eksikliğini minimum riskin kanıtı olarak inşa etti. Belirsizlik hiçbir noktada, potansiyel olarak yüksek ya da hatta elzem riskleri –radyasyona uzun vadeli maruz kalmanın genel olarak kanser, katarakt, beyin felçleri, kalp problemleri risklerini artırdığı ve hatta üreme ve lenf sistemlerine zarar verdiğiyle ilişkilendirilmesine rağmen – değerlendirmek için dayanak sunmaz. Kesin olarak kanserdeki ve hastalıklardaki artış nesiller geçtikçe yayılacağı için,  bunların hiç birini direkt olarak Fukushima felaketine bağlamak zor olacaktır.

Belki birileri kabul edilebilir bir biçimde belirsizliklerin felaketten hemen sonraki aylarda baskın çıkmasını bekleyebilirken, medya 2. yıl dönümünde, veri toplama işlemi bittiğinde, toplum sağlığı riskini yetersiz bilgi ve bilimsel belirsizlik açısından inşa etmeye devam etti. Örneğin The Huffington Post’tan olan bu örneği değerlendirin;

Hükümete bağlı Çevre Çalışmaları Ulusal Enstitüsü’nden Shoji F. Nakayama, felaket bölgesini bir  petri kabı gibi düşünürsek, araştırmacıların bu kapta dolaşan çeşitli toksinlerden (– dioksinler, benzen, kadmiyum ve organik atık malzemeleri – gibi) potansiyel sağlık riskleri için çevresel örnekler analiz etmeye yeni başladıklarını söyledi. Shoji F. Nakayama toz ve molozda bulunan bazı maddelere karşı olan bazı yangılı reaksiyonlar dışında uzun dönem hayati risklerin belirsizliğini koruduğunu söyledi (Yamaguchi ve Kurtenbach,2013).

Felaketten iki yıl sonra, risk aralığı radyasyona bağlı olmaktan ziyade potansiyel kimyasal kirliliğe bağlı olarak belirlendi fakat diyoksinlere, benzene ve kadmiyuma maruz kalmanın olumsuz sağlık etkileri zaman geçtikçe daha iyi biliniyor olmasına rağmen belirsizlik duygusu devam ediyor. Bu çalışmada incelenen iki yıldan fazla bir süre devam eden medya örtüsü, radyoaktif sezyum gibi doğada bir asırdan daha fazla kalabilen radyasyon bulaşmasının ya da kimyasal kirliliğin tehlikeleriyle ilgili toplumu bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmedi.

Medya radyasyon kirliliğinin zorluklarını, kirlenenlerin yayılımı, kirlenenlerin bulaşanların birleşme yolu hakkındaki mevcut bilgiyi, bu radyasyon kirleticilerinin gıda zincirine ilerledikleri ya da hastalıkların oluşumu yıllar aldığı için yazmadı. Sonuç olarak, medyanın, bilimsel kesinlik açısından inşa ettiği toplum sağlığı riskleri etik sorumlulukların ve bilimsel standartların her ikisinin de ihlali olarak anlaşılabilir. Aslında felaketin doğası ve riskin içinde yükseldiği bu doğa belirsizliklerin epistemik koşullarını yaratır. Daha fazla ne var, doğrusal yapma kabiliyeti, sebep- sonuç ilişkisi kabul edilebilir olmaktan ziyade bilimsel araştırmanın olağan koşuludur. Disiplinler arası farklılıklar iddiaların savunulması için temel sağlayabilir. Örneğin, “epidemiyologlar riskin hastalıkların olma oranı olduğunu farz eder, ama biyologlar riskin gelecekte kansere sebep olabilecek olan DNA hasarını içerdiğine inanırlar” (Yasui, 2013:937). Bilim, ayrıca emisyonlar, serpinti şekli, maruz kalma seviyeleri, doz etkileri ve kontrol gruplarının eksikliği gibi konular dolayısıyla daha karmaşıktır (Nadesan,2013). Geleceği belirsiz olarak inşa etmek için bazı temeller vardır, ama medya hesapları, düşük toplum sağlığı riskinin kanıtı olarak kanserin spesifik durumlarının direkt felakete bağlı olmasının olanaksızlığını devamlı sundular. Bu uygulama ayrıca, radyasyon kaynaklı hayati riskleri kısa dönemli olabilirmiş gibi gösterdi. Bu bağlamda, medya spesifik hikâyeleri ve inandırıcı istekleri ve alıntı uygulamalarının yanısıra silmenin spesifik yapılarını kullanarak nükleer güç ve nükleer enerji riski hakkında toplumsal bilgiyi inşa etti.

Endişelenmek için sebepler: Yüksek Risk Söylemi

Tarihteki en büyük nükleer felaketle yüzleşmiş olmamıza karşın, Birleşik Devletler’in en büyük dört medya kuruluşu iki yıl boyunca felaketi, genel nüfus için potansiyel olarak yüksek risk teşkil ettiğini tanımlayan toplam 17 makale çıkardı. Bu makaleler veri toplama sürecinde çıktılar ve her biri de Fukushima Dai-ichi santralindeki erimeyi acil hayati risklerin kaynağı olarak değil hayati risklerin başlangıcı olarak şekillendirdiler. Örneğin, tsunamiden sadece günler sonra The Washington Post yayımladı:

Oldukça radyoaktif olan sezyum-137 ve iyot-131 elementlerinin Fukushima Dai-ichi santralinin dışında saptanması bir ekoloji ve insanlık trajedisinin başladığını ilan ediyor. Cevaplanmamış soru, bu trajedi sınırlı mı, ciddi ya da katastrofik mi olduğudur. (Vastag, 2011:1)

Açıkça, örnek spesifik radyoaktif elementlerden bahsediyor ve potansiyel sonuçları hakkında bir soruyu ortaya atıyor – ne bahsettiği radyoaktif elementler ne de ortaya atılan sorular bir kaynağa atfedilmiş. Sonra bu enformasyon, santral felaketleri ve radyasyona maruz kalma hakkında bilinen ya da bilinmeyen enformasyona ilişkin çeşitli örneklerden alıntı yapılarak bağlam içinde kullanılıyor. Hesap, yayılan olayların belirsizliğini tanımlarken, geleceği bilinemez olarak ya da geleceği riski küçültmek için bir araç olarak kurmak için bu belirsizliği kullanmıyor. Aksine, belirsizliğin anlamı radyasyonun riskleri hakkında neyin bilindiği ve yayılan trajedide zararın boyutu açısından yapılandırılıyor. Beraberinde olan belirsizliklere rağmen, hayati riskler ve beraberinde olan sosyal, politik ve kültürel sonuçları “karar verilemez” ya da “bilinemez” olarak ifade edilmiyor. İki yıl sonra, The Huffington Post Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) bulgularını yayımladı:

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) perşembe günü, iki yıl önce Fukushima Dai-ichi nükleer kazasından en kötü etkilenen insanlar kesin kanser olma riski daha yüksek olduğunu söyledi. Dünya Sağlık Örgütü toplum sağlığı ve çevre müdürü Dr. Maria Neira “En çok kirlenen yerlerde bulunanlar için, yaşa, cinsiyete, santrale yakınlığa göre daha yüksek kanser riski gösteriyor.” dedi. (Reuters, 2013)

Dünya Sağlık Örgütü raporu bu makalede tartışmasız duruyor; veri külliyatında yalnızca bir kere bir olumsuz sağlık iddiası tartışmasız gitti. Ama rapor kanser tipleri ya da yaş, cinsiyet ve mesafe değişkenlerine göre sağlık durumundaki farklılıklar hakkında detay vermeyen eksik bir başvuru kaynağı. The New York Times ayrıca çalışmanın bulgularını da yayımladı:

Dünya Sağlık Örgütü’nün çalışması ölümlere değil kanser vakalarına yoğunlaştı ve bazı kanserler ciddi olarak listelendi ama hayatta kalma oranı gayet iyi. Çalışmaya göre, Fukushima Eyaleti’nin en çok kirlenen bölgelerinde radyoaktiviteye maruz kalan kız bebekleri normal olarak beklenenden % 70 daha yüksek tiroid kanserine yakalanma riskiyle yüz yüze kaldı. Litate köyünün belediye başkanı Norio Kanno, “Daha çok bölge sakinini korkutacak olan bu haddinden fazla analizle ilgili çok fazla öfke duyuyorum.” dedi. N.H.K Litate köyü Dünya Sağlık Örgütü raporunda en çok kirlenen bölgelerden biri olarak tanımlandı. (Fackler vd., 2013:10)

Spesifik sağlık istatistikleri oldukça sınırlı olmasına rağmen Dünya Sağlık Örgütü bulguları burada biraz daha fazla detaylandırılmış durumdadır. Raporun bulguları hemen arkasından haddinden fazla olmakla tartışılıyor. Diğer makaleleri hatırlayın, çok az ya da belirsiz risk iddiaları kıyaslanabilir bir tartışma içermediler. Okuyucular için sürekli problem haline getirilen tek analizler yüksek seviye riski tanımlayanlar oldu. Sonuç olarak, okuyuculardan yüksek risk söyleminin düşük ya da belirsiz riskten daha problemli olduğunu anlamaları istenmiş gibi görünüyor. Genel nüfusa olan riskin hesaplarında bilim, baskı yapılmış ve yeniden üretilmiş yanlış bilgi, yanlış anlama ve belirsizlik yollarıyla inşa edildi – ister güvenilir hesaplar yoluyla ya da akıl almaz hesaplara karşı sorgulama eksikliği yoluyla.

Raporlamada Yanlış Bir Şey Var: Karşı Hegemonik Söylem

Dört medya kuruluşunun genel nüfus için olan riski yazdığı 129 makaleden sadece üç tanesi baskın söylemi eleştirdi. Baskın söyleme meydan okuyan sınırlı sayıdaki hesapta, uzmanlar “seçici bilim”i eleştirdi. Örneğin, Dr. Matsui’nin bölge sakinleri arasında yapılan yeni anket eleştirisi alıntılanıyor:

Akciğer kanseri uzmanı ve Gifu Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin eski yardımcı profesörü Eisuke Matsui projeyi eleştirdi. Çernobil’le ilgili bazı çalışmalarda üstü kapalı söylenen diyabet, katarakt ve kalp problemleri gibi potansiyel radyasyona bağlı hayati risklerin büyük oranda görmezden gelindiğini söyledi. Profesör, “Eğer tiroit kanseri onların odaklarında neredeyse tek anormallik ise bu anketin güvenilirliği hakkında büyük bir soru işareti olduğunu söylemeliyim.” dedi. Matsui, “Edebildiğimiz kadar çok potansiyel problemi kontrol etmeliyiz.” şeklinde devam etti. Yasumura, çalışmasının ana amacının “radyasyon korkusunu teskin etmek” olduğunu beyan ediyor. Ama Matsui, Yasumura’nın çalışmasıyla ilgili bir problem olduğunu söylüyor. (Ritter ve Yamaguchi, 2011)

Bu örnek hem riskin nasıl değerlendirildiğinin kritik olması gerçeği açısından hem de Matsui’nin nasıl tanıtıldığı açısından dikkate değerdir. Hesap Matsui’nin vasıflarının isminden önce söylüyor ve böylece güvenirliğini ya da konuşmak için otoritesini sağlıyor. Daha önce de bahsedildiği gibi, bu standart raporlama uygulaması olmamıştır – güneşten kaynaklı radyasyonun nükleer felakette yayılandan daha zararlı olduğu iddiaları yapıldığında bile.

Aynı makale devlet raporlarından ve gıda ile suyun tam olarak güvenlik seviyelerinde olduğundan şüpheli yurttaş gruplarının ya da bireysel ailelerin kaynaklarını içerir. Ama, hesaplardaki sağlık ve güvenlik kaygıları çok hızlıca karşılık bulur. Örneğin: “Japon yetkililer aşırı radyasyon korkusundan kaynaklı ussal sağlık problemlerinin radyasyondan kaynaklanan asıl kanser riskinden daha yaygın olduğunu ve daha büyük bir problem teşkil ettiğini söylüyorlar.” (Ritten ve Yamaguchi, 2011). Bu bağlamda, medya hesaplarının güvenirliğine ciddi bir itiraz yeniden şekilleniyor ve korku ve ussal sağlık konularına yeniden yönlendiriliyor.

Fukushima felaketinin 2. yıl dönümünde The New York Times, hem Japonya hükümetinin verdiği elektrik santralinden yayılan radyasyon hakkındaki enformasyonun doğruluğu hem de Colorado, Denver yakınlarında Rocky Flats Nükleer Silah Santrali hakkında yayılan yanlış enformasyonun içindeki Birleşik Devletler şirketleri ve devlet yetkilileri arasında gizli anlaşma hakkında Kristen Iversen’ın tartıştığı görüş yazısını paylaştı:

Radyoaktif tehlike hakkında yurttaşları uyarmadaki Japonya hükümetinin hatası Tokyo şehrinin tamamını hayati riske attı – ve tabii geri kalan hepimizi de. Japonya Yeniden İnşa Girişimcilik Kuruluşu tarafından kurulan bağımsız araştırmacı jüri tarafından yazılan rapor (1 Mart’ta Atomik Bilim İnsanları Bülteni’nde yayımlanan) açık açık, nükleer gücün yere göğe sığdırılamayan “tam güvenlik”inin “sapkın bir mit”ten başka bir şey olmadığını belirtiyor.

Nükleer elektrik santralinin tehdidi iki mislidir: Büyük ölçekli felaket ve havamızdaki, suyumuzdaki, gıda stoğumuzdaki radyoaktif kirlenmeye bağlı devam eden sağlık problemleri –hem kısa vadeli yüksek seviye kirlenme ve hem de uzun vadeli, düşük seviyeli.

Japonya’da, radyasyon biftekte, sütte, ıspanakta, çay yapraklarında ve pirinçte tespit edildi. Birleşik Devletler’de bir düzineden fazla şehir, Japonya’nın su kaynaklarında Fukushima nükleer atıklarını pozitif olarak test etti. Bilim insanları Phoenix’ten Little Rock’a kadar olan sütlerde Japonya kaynaklı radyasyon buldular. (Iverson, 2012:9)

Fukushima Dai-ichi felaketinin üstünden iki yıl sonra, baskın söylemlerin en kritik analizi pazar gazetesinin 9. sayfasında yer alan tek bir tane serbest kürsü yazısıdır. Örnek, nükleer endüstrinin eleştirisinden daha çok Japonya’nın eleştirisi olarak okunabilir. Ama, bu kısa tek kişilik hikâye endüstriye, Rocky Flats nükleer imkanlarını işletmek için kullanılan Dow Chemical firmasının sağlık fiziği yöneticisi olan Edward Putzier’in sonradan bir beyanını dahil ederek kapsamlı bir biçimde meydan okuyor. Iverson’a göre, Putzier şehirli bir gruba 1971 yılında santralden kaçan plütonyumun ‘“bir tutam tuz ve biber”den daha büyük olmadığını söyledi (Iverson, 2012:9). Eğer hem şirket kaynaklı enformasyonun hem de nükleer radyasyonun potansiyel tehlikelerinden yazarlar, düzelticiler, yayıncılar farkındaysa, bu durum bildirdikleri haberlerde açık değil.

Tartışma

Küresel bir ekonomide baskın medya söylemleri – akşam yemeği muhabbetlerinden kamu politikalarının yapılandırılmasına kadar – günlük hayatı son derece şekillendirir. Risklerin tam olarak ölçülmesinin zor olduğu zamanlarda kamu söyleminin yapılandırılması üzerindeki kontrol politik mücadeleler için anahtar mevki haline gelir. Ama benim verimde, şirketler ve hükümetler tarafından elde tutulan ana akım medyaya orantısız erişim nükleer gücün güvenliği hakkındaki bitmez tükenmez politik mücadeleleri batırdı. Medya devamlı olarak kendi tarafsız yazım emirlerini ailelerin, devletin yerel temsilcilerinin, aktivistlerin ya da muhalif olan uzmanların seslerini duymazdan gelerek ihlal etti. Doğru kaynak ve kanıtların kullanımını dahil etmek konusunda başarısız oldular, nükleer radyasyon, radyasyonun hayati riskleri ve felaketin kapsamı hakkında yanlış enformasyon verdiler. Ek olarak, medya nükleer radyasyon kaygılarını eklediklerinde aynı zamanda bunun gibi kaygılar taşıyan insanların ussal sağlığı da sorgulamalarını sağladılar.

Bir felaket sürecinde algıyı yönetmek medyanın öncelikli odaklarından biri gibi görünebilir. Beck (2013), riskin daha az ölçülebilir olduğunda toplumsal algının ağırlığının daha güçlü olabileceğini tartıştı. Ancak, sadece medya yoluyla yönetilen tek şey toplumsal algı değildir. Bu çalışmadaki analiz bizi toplumsal algının ve sansürün geleneksel kavramları arkasına ve medyanın geleneksel epistemolojileri nasıl inşa ettiğini anlamaya doğru götürüyor.  Zamanımızın en büyük ve en uzun süren nükleer felaketine yönelik rutin olarak insanlar, gıda stoğu ya da çevre için küçük sonuçları olduğuyla ilgili yazıldı. Etkileyici bir biçimde bu, sistematik olarak The New York Times, The Washington Post, Politico ve Huffington Post yoluyla yapıldı.[vi] Kısaca, medya örtüsü yanlış bilgi, toplum sağlığı riskinin küçümsenmesi ve belirsizliklerin şiddetlendirilmesi için temel dayanak oluşturdu.

Medya uygulamaları tarihteki en büyük nükleer felaketi, güneşin yaydığı radyasyonun önemi kadar anlamaları için toplumları teşvik etmedi. Klasik raporlama teknikleriyle medya geleneksel epistemolojileri – yalnızca Fukushima Dai-ichi’nin değil aynı zamanda nükleer radyasyonun varlığını ve anlamını değerlendirmenin sağduyulu yolu – inşa etti. Birleşik Devletler’de bu raporlama teknikleri toplumun sağlam bir protestosuyla karşılaşmadı – ve bugün, Fukushima Dai-ichi’deki radyasyon kirlenmesinin devam eden problemleri raporlanmamış olarak yaygın biçimde Birleşik Devletler’de ilerliyor. Öyle görünüyor ki medya nükleer felaketleri ve riskleri değerlendiren bir geleneksel epistemolojinin inşa edilmesinde başarılı olmuş.

Teknolojinin gücü olarak söylem hem bilginin oluşturulmasının ve hem de toplumların karakterlerinin içinde saklı politik bir uygulama olarak anlaşılmalıdır. Fukushima felaketinin medya örtüsüyle kaplandığının kanıtı nükleer radyasyonun varlığını ve anlamını tanımazlıktan gelen geleneksel epistemolojilerin işlenmesiyle toplumların köklü bir şekilde boyun eğdirilmesidir.  Küresel ekonomiye bağlı bir bilgide, üretim, dağıtım, bilginin ve enformasyonun kullanımı baskın ekonomik kuvvetlerdir. Sonuç olarak, felaket zamanlarında riskleri belirsiz ve “karar verilemez” olarak inşa etmek ticari kazanımın yararınadır (Beck, 2013). Bu bakımdan, riskler, pazarlama yoluyla (haber formunda) tüketimi dengeleyen “efendi”lerdir.

Temsilî uygulamalar yalnızca standart bilgi biçimleri üretmezler; aynı zamanda meşru görülecek araştırma biçimlerini de inşa ederler. Medya hesapları raporlama ve bilimsel araştırma standartlarını, bazı iddiaları tartışırken bazılarını tartışmayan kanıtın spesifik kullanımı, atıf ve kaynak uygulamaları ve raporlama uygulamaları yoluyla normalleştirdi. Bu bağlamda, medya sadece Fukushima erimesi algısını şekillendirmedi, nükleer radyasyon riskinin ve öneminin anlaşılması ve şimdi ve gelecekte ona göre davranılması yoluyla bir dizi deneysel çalışma – geleneksel epistemoloji – sağladı.

Teşekkür

Araştırma destekleri için Maggie Gassert ve Paula Orlando’ya teşekkür ederim. Amado Alarcon, Keiji Fujiyoshi, Catherine Schaeff, Katharina Vester ve isimsiz eleştirmenler makalenin anlaşılırlığını ve kalitesini geliştiren yardımcı eleştiriler sağladılar. Bu makalenin önceki sürümleri 2014 yılında Yokohama, Japonya’da ve 2015 AU Humanities Lab.’ında sunuldu. Bu toplantılardaki bütün katılımcıların yardımcı yorumları için hepsine teşekkür ederim.

Finansman

Bu araştırma kamuda, ticari ya da kar amaçlı olmayan sektörlerde bulunan hiçbir fon ajansından hiçbir bağış almamıştır.

Notlar

[i] The Daily Yoimuri Japonya’da en büyük gazetedir ve hem İngilizce hem de Japonca yayımlanmaktadır.

[ii] Raporlar Fukushima Nükleer Kaza Bağımsız Araştırma Komisyonu’nun resmi raporlarıydı, komisyonun resmi raporu felaketi araştırmak için kurulmuş; Fukushima Nükleer Kazası Analiz raporu TEPCO tarafından yapıldı; IAEA Büyük Doğu Japonya Depremi ve Tsunamisini takip eden Fukushima Dai-ichi Nükleer Elektrik Santrali (NES) Kazası  Uluslararası Gerçek Bulma Uzman Görevi, Uluslararası Atomik Enerji Ajansı; ve Fukushima Dai-ichi: ANS Amerikan Nükleer Topluluğu Komite Raporu.

[iii] Çalışma Fukushima felaketinin kaynakça sıklığı ve içeriğini inceledi ve Fukushima’dan sonra İngiliz uluslararası basılı medyasında nükleer gücün olumlu değerlendirmelerinin arttığını ama Portekiz ve İspanya basılı medyasında ise ciddi oranda düştüğünü gördü; Alman basını diğer gruplardan daha fazla makale yayımladı, çoğunluğu devletin nükleer füzyon araştırmalarını sonlandırmaya yönelik kararlarıyla ilgili olanlar. Çalışma  Fukushima “kaza”sı gündemi rutin meselelerden (askerileşme, çöp ve politika) kayarak güvenlik meselelerine doğru tekrar odakladığını belirterek sonlandı.

[iv] Tüm Nvivo çalışması Amerikan Üniversitesi İletişim Fakültesi doktora öğrencisi Paula Orlando tarafından yapıldı,  Washington, DC.

[v] Obninsk, Rusyada 1954 yılında işletmede olan ilk nükleer elektrik santralini ya da 30 ülkenin işlettiği 443 nükleer reaktör raporlayarak daha geniş bir içerik sağladı.

[vi] Bu analiz raporlamada tutarlı ve devletin olası rolünü, kurumsal sponsorlu araştırmaları ve haber sektörlerini ya da medya sansürünün daha resmi mekanizmalarını dikkate almayan metinsel örüntülere dayalıdır.

Kaynakça

Beck U (1992) Risk Society: Towards a New Modernity. London: Sage.

Beck U (2002) The terrorist threat: World risk society revisited. Theory, Culture and Society 19: 39–55.Beck U (2013) World At Risk, electronic edn. New York: Wiley and Sons.

Binder AR (2012) Figuring out# Fukushima: An initial look at functions and content of US Twitter commentary about nuclear risk. Environmental Communication: A Journal of Nature and Culture 6: 268–277.

Broad W (2011) Drumbeat of nuclear fallout fear doesn’t resound with experts. The New York Times, 3 May, p. 3.

Caldicott H (2014) The impact of the nuclear crisis on global health. Australian Medical Student Journal 4: 1–4.

Caldicott H (ed.) (2015) Crisis Without End: The Medical and Ecological Consequences of the Fukushima Nuclear Catastrophe. New York: The New Press.

Cheng M (2013) WHO: Slight cancer risk after Japan nuke incident. The Huffington Post. Available at: www.huffingtonpost.com/huff-wires/20130228/eu-med-japan-radiation/?m=true (accessed 28 February 2013).

Downer J (2014) Disowning Fukushima: Managing the credibility of nuclear reliability Assessment in the wake of disaster. Regulation and Governance 8: 287–309.

Fackler M, Tabuchi H and Wald M (2013) Japan to begin restarting idled nuclear plants, premier says. The New York Times, 1 March, p. 10.

Fackler M, Wald M and Inoue M (2011) Life in limbo for Japanese near damaged nuclear plant. The New York Times, 2 May, p. 4.

Furukawa H and Denison R (2015) Disaster and relief: The 3.11 Tohoju and Fukushima disasters and Japan’s media industries. International Journal of Cultural Studies 18: 225–241.

Gundersen A (2015) What did they know and when? In: Caldicott H (ed.) Crisis Without End: The  Medical and Ecological Consequences of the Fukushima Nuclear Catastrophe. New York: The New Press.

Hirakawa H and Shirabe M (2015) Rhetorical marginalization of science and democracy: Politics in risk discourse ion radioactive risks in Japan. In: Fujigaki Y (ed.) Lessons from Fukushima: Japanese Case Studies on Science, Technology and Society. Basel: Springer International

Iverson K (2012) Nuclear fallout. The New York Times, 11 March, p. 9.

Jahn G (2011) West Coast radiation testing shows no health risks for residents. The Huffington  Post. Available at: www.huffingtonpost.com/2011/03/19/west-coast-radiation-test_n_837947. html (accessed 19 March 2011).

Kim J and Bie B (2013) A dangerous neighbor: The news frames of the radiation effects from the Fukushima nuclear accident. Risk Management 15: 180–198.

Koide H (2015) Living in a contaminated world. In: Caldicott H (ed.) Crisis Without End: The Medical and Ecological Consequences of the Fukushima Nuclear Catastrophe. New York: The New Press.

Kushida K (2012) Japan’s Fukushima nuclear disaster: Narrative, analysis, and recommendations. Stanford University, Walter H. Shorensteing Asia-Pacific Research Center.

McMahon J (2011) Radiation detected in drinking water in 13 more US cities, cesium-137 in Vermont milk. Forbes Magazine. Available at: onforb.es/p4zwjO.

Marshall E and Reardon S (2011) How much fuel is at risk at Fukushima? Science. Available at: news.sciencemag.org/scienceinsider/2011/03/how-much-fuel-is-at-risk-at fukushima.html?rss=1.

Nadesan MH (2013) Fukushima and the Privatization of Risk. New York and Basingstoke: Palgrave Macmillan.

Press A (2013) Government to act on Fukushima leaks. The Washington Post. Available at: www. washingtonpost.com/world/world-digest-aug-7-2013/2013/08/07/c6fb2a74-ff6f-11e2-96a8-d3b921c0924a_print.html. Pascale 19

Pulitzer Prizes (2015) Available at: www.pulitzer.org/.

Reuters (2013) Fukushima-area cancer risks are higher than normal after Japan nuclear disaster, WHO reports. The Huffington Post. Available at: www.huffingtonpost.com/2013/02/28/fukushima-cancer-rates-risks_n_2779729.html (accessed 28 February 2013).

Riedlinger M and Rea J (2015) Discourse ecology and knowledge niches: Negotiating the risks of radiation in online Canadian forums, post-Fukushima. Science, Technology, and Human Values 40: 588–614.

Ritter M and Yamaguchi M (2011) Fukushima plant disaster long term effects still unknown. The Huffington Post. Available at: www.huffingtonpost.com/2011/11/20/fukushima- plantdisaster-long-term-effects_n_1103874.html (accessed 20 November 2011).

Sakiyama H (2015) The findings of the diet independent investigation committee. In: Caldicott H (ed.) Crisis Without End: The Medical and Ecological Consequences of the Fukushima Nuclear Catastrophe. New York: The New Press.

Schmidt L, Horta A and Pereira S (2014) The Fukushima nuclear disaster and its effects on media framing of fission and fusion energy technologies. Ambiente & Sociedade. Sao Paulo:European Fusion Development Agreement (EFDA).

Tabuchi H, Wald M and Fackler M (2011) Japanese scramble to avert nuclear meltdowns. The New York Times, 13 March, p. 1.

Thatcher A, Vasconcellos A and Ellis D (2015) An investigation into the impact of information behavior on information failure: The Fukushima Daiichi nuclear power plant disaster. International Journal of Information Management 35: 57–63.

Tollefson J (2013) The discursive reproduction of technoscience and Japanese national identity in The Daily Yomiuri coverage of the Fukushima nuclear disaster. Discourse and Communication 0: 1–19.

Vastag B (2011) A nuclear tragedy, but how big? The Washington Post, 14 March, p. 1.

Vollman W (2015) Invisible and insidious: Living at the edge of Fukushima’s nuclear disaster. Harper’s. New York: Harper’s Magazine Foundation.

Wikipedia (2015a) The Huffington Post. Available at: en.wikipedia.org/wiki/The_Huffington_Post.

Wikipedia (2015b) List of newspapers in the United States by circulation. Available at: en.wikipedia.org/wiki/List_of_newspapers_in_the_United_States_by_circulation (accessed 8 October 2015).

Yamaguchi M and Kutenbach E (2013) Japan’s cleanup lags from tsunami, nuke accident. The Huffington Post. Available at: www.huffingtonpost.com/huff-wires/20130310/as-japan-tsunami-dirty-cleanup/?utm_hp_ref=business&ir=business (accessed 10 March 2013).

Yasui S (2013) An analysis of the argument over the health effects of low-dose radiation exposure caused by the accident at the Fukushima Daiichi APP in Japan. Journal of Risk Research 16: 937–944.