Doğa ve delilik – Paul Howe Shepard

Paul Howe Shepard
Çeviri:
Merve Çeliksümer, Edit: Berkay Üzüm

Sorum şu: Toplum neden kendi yaşam alanını yok etmekte ayak diretiyor? Cevabın; bilgi eksikliği, yanlış yöntem ya da duyarsızlık olduğunu düşündüğüm zamanlar oldu. Tüm yaşamın karşılıklı dayanışmasına dair içgüdü hiç şüphesiz kadim bir bilgelik; hatta kendi toplumumuzda ekoloji biliminin yaptığı gibi, zaman zaman yeniden keşfedilen bu düşünce kadar eski. 20. yüzyılın ortalarında bir şeyleri yoluna koymak için yapmamız gereken tek şeyin; iş insanlarını, taksi şoförlerini, ev kadınlarını ve siyasetçileri doğru miktarda okyanus bilimcisi, toprak uzmanı ve ormancıyla bir araya getirmek olduğuna dair yaygın bir düşünce vardı

Zaman içinde medyanın dikkat çekmesine, eko-felsefe sentezleyicilerinin, tellallarının, gurularının ve ekolojinin diğer yılmaz savunucularının talih kuşu gibi konmasına, birkaç yeni yasaya ve çevreciliğin politika yoluna dizilmiş kaplumbağaların arasında yerini almasına rağmen pek bir değişiklik olmadı. Ya ben ve diğer “pesimistler” ile “felaket tellalları” insanın diğer türlere ihtiyaç duyması ve bir yaşam destek sistemi olarak gezegenin çöküşü hususlarında yanıldık, ya da türümüz intihara meyilli, o da değilse eğer gözümüzden kaçan bir şeyler olmalı.

Gözümüzden kaçan bu şey pekâlâ açgözlülük olabilir. Kim bilir belki de dünya, 1898 yılında batı Texas’ta büyükbaş hayvancılıkla uğraşanların toplantısını şu anonim sözlerle sonlandıran dürtüyle hareket ediyor:

“Şu an bolca bulunmaları, kayda geçenlerin en iyisi olmaları ve hal böyleyken onlardan en iyi şekilde faydalanacağımız gerçeği dışında; yerli olsun yabancı olsun, otlaklar hakkında hiçbirimizin bir fikri olmadığına, kimsenin de bunu önemsemediğine karar verildi.”

Yine de insanların kötü olduğuna ve her zaman en kötüsünü yapacaklarına dair teoriyle hemfikir olmak pek kolay değil. Eğitimin mevcut iklimine bakıldığında otlaklarla ilgili bir şeylere vakıf olmak süregiden bolluğa yol açacaksa, belki de bu tamahkâr dersi hiç almamak gerekir.

Sığır çobanlarının kararı, tabii ki son model amenajman fikirlerine binaen alınmış olabilir. Theodore Roosevelt’in jenerasyonunun görüşüne göre, korumada doğru teknik ve programlara ulaşma söz konusuydu. Bundan yarım yüzyıl sonra Aldo Leopold’un zamanında bu bakış açısı değişmeye başladı. Yeşil dünyanın tahribatının belirli politikalardan olduğu kadar bazı genel kanılardan da kaynaklandığı düşünülmekteydi. Tutumların, değerlerin, düşüncelerin ve sanatların -insanların ve ulusların tüm weltanschauunglarının-, doğanın ya sömürüldüğü ya da yüceltildiği büyük bir sistem olarak görüldüğü bir dünyada yalnızca tarım uzmanlarıyla diyalog kuran doğa bilimciler ön plandaydı. Günümüzde ise, akıllara kök salmış bu düşünce soluklaşmış gibidir; teknoloji hâlâ doğanın üzerinde daha yetkin bir tahakküm vadetmekte, ekolojinin bünyesindeki muhafazakârlığın tek yaptığı da, dünyanın büyük bir kısmı daha aç ve fakir hale gelirken üretkenliği kısıtlamak gibi görünmektedir. Beşerî kurumların en azından bariz bir doğa felsefesi sunduklarını bilmek, bu kurumları doktrinlerini genişletmeye götürmez; aksine, bu doktrinleri daha katı bir şekilde savunmaya iter.

Yeni endişeler ve statükonun tekerrürünün ortasında, yeryüzüyle felsefenin arasındaki mesafe her zamankinden de büyük gibi görünüyor. Örneğin, Eski Dünya’nın ilkçağ ormanlarının bin yıl önce İspanya ve İtalya’dan İskandinavya’ya doğru kaymasının, geçtiğimiz yüzyılda Kuzey Amerika’da tekrarlandığını ve bugün Amazon havzasında, Malezya’da ve Himalaya sınırında devam ettiğini biliyoruz. Dünyadaki insan nüfusu ve enerji ihtiyaçları katlanarak artarken, Orta Çin’in toprağının büyük bir kısmı ile Ganj, Fırat ve Mississippi nehirlerinin yükseklerindeki arazi deltalara sürükleniyor. Yeryüzünden sildiğimiz hayvan türlerinin sayısı yüzleri buldu. Bireysel açgözlülük ve siyasi ataletin ötesinde iyileştirme isteğinin önüne geçen esrarengiz bir şey olsa gerek. Acaba bu, yetersiz felsefe ya da değer sistemi olabilir mi? Francis Bacon’un, balinaların telef edilmesinin doğanın insanın hizmetinde olmasına dair görüşünün, ya da Rene Descartes’ın, ruhları olmadığından dolayı hayvanların acıyı hissetmemelerine dair ısrarının bir sonucu olduğu fikri pek basit ve akademik duruyor. Burada, bu felsefelerin titiz bir analizi ve bir değer sistemini dışa vurmalarının keşfi sorgulanmalıdır. Benzer şekilde, teknoloji bilimsel teorinin dışa vurumu olmadığı gibi, gündelik hayat da ilerleme, dinsel dogma ya da Rönesans hümanizması fikirlerinden meydana gelmiyor. Fikirlerin tarihi, insan davranışını açıklamaya yetmiyor.

Oysa ki bir zamanlar türümüz, doğal çevreyle güvenilir bir uyum içinde yaşamıştı (bazı küçük topluluklarda bu hâlâ böyle). Bunun sebebi, insanların çevrelerini değiştirme yeteneğinden mahrum ya da basiretsiz olmaları değildi, basitçe bütüncül ya da hürmetkâr bir tutumdan da kaynaklanmıyordu; bilakis, daha kapsayıcı ve daha derin bir nedeni vardı. Doğaya karşı daha düşmanca bir tutum beş ila on bin yıl önce başladı ve medeniyetin ilerlemesiyle daha da yıkıcı ve sorumsuz bir hal aldı. Gelişen kasaba ve köylerin ekonomik ve maddesel ihtiyaçları bence bu değişimin nedenleri değil sonuçlarıdır. Bu tutum, genişleyen bilgi alanı ve insan topluluğuyla uyumlu olarak insan doğumlarına ket vuran kadim toplum mekanizmasına hasar verdi. Yeni bir insanın üstünlüğü ve insan dışındaki yaşamın katledilmesini besleyen bir algı gelişti. Geriye dönüp bakıldığında bu değişim, gereklilik ya da kadim tanrıların düşüşüyle açıklanmaktadır. Sebebi; -mantıksız olmasa da- saçma ve bilinçsiz, insan varoluşunun temel boyutlarından birinde bir çeşit hata, hatalı olmanın da ötesinde bir saçmalık, bir çeşit delilik olsa gerek.

Hasta toplum fikri yeni bir şey değil. Bernard Frank, Karl Menninger ve Erich Fromm buna değinenlerden sadece birkaçı. Sigmund Freud, “Medeniyetin gelişimi bireyin gelişimiyle büyük ölçüde benzerlik taşıyor ve aynı yöntemleri uyguluyorsa, kültürel itkilerin etkisi altında uygarlığın -ve muhtemelen tüm insanlığın- tarihinde bazı dönemlerin nevrotikleştiği teşhisinde bulunmak yanlış mı olur?” diye soruyor. Yeni Zelandalı antropolog Derek Freeman, modern düşünceyi etkisi altına alan kültürel görelik doktrininin, akıl sağlığı için örnek oluşturan standartları reddederek tüm toplumların davranışlarında sapmaya yol açacak şekilde gözümüzü kör ettiğini söylüyor.

Mavisakal’ın Kalesi kitabında George Steiner, son iki yüzyılda neden birçok insanın diğer pek çok insanı öldürdüğünü soruyor (tahmini rakam 160 milyon civarında). Her nasılsa, Avrupa’daki barış dönemlerinin boğucu geldiğine dikkat çekiyor. “Barış, zaman zaman savaşlarla bölünen bir bitkinlik haliydi,” diyor, millî güç oyunları ve çatışan ideolojilerle hiç alakası olmayan baskılar birikmiş gibi. Steiner, bu baskılardan birinin, tek tanrıcılığın duygusal ve entelektüel yükünün bilinç dışı küskünlüğüyle tetiklenerek Holocaust’ta kendini gösterdiği sonucuna varıyor. Almanlar, tüm Hristiyan âlemindeki bir çeşit öfkenin gözü dönmüş aracıları rolünü üstlenerek, yeryüzünü ulvi ve gizemli varlıklardan arındırıp, yerine uzak, görünmez, bilinmez, talepkâr, kindar, yapay bir Tanrı koyup yaradılışın mitik hikâyesini asırlar önce yaralayanların yaşayan temsilcilerini yok etmek için çabalamışlardı.

Steiner bu soykırım nöbetlerini kolektif kişilik bölünmesi olarak ele alıyor; sunduğu genel çerçeve de doğanın yıkımı sorusunu ortaya atıyor. Yaşamsal coğrafyaların pervasızca işgal edilmesi; toprağın, havanın ve suyun fiziksel ve kimyasal istismarı; yabani bitki ve hayvanların türlerinin tükenmesi ve yerlerinden edilmesi; ormanların ve çayırların aşırı kesim ve otlatmaya maruz kalması; dünyanın yaşamsal sağlığı pahasına insan nüfusundaki artış, her şeyin insan tarafından üretilen ve tüketilen nesne haline getirilmesi ne anlama gelmektedir?

Psikopatolojiye başvurmak çocukluğa dönüp bakmaktır, keza akılsal problemlerin çoğunun kökleri yaşamımızdaki ilk yıllara uzanır, semptomları da immaturite olarak açıklanır. Akıl hastası genellikle çocuksu güdülere sahiptir ve yaşamının ilk yıllarını karikatürize eden algı ve ruh haliyle hareket eder. Bireylerin, aksi takdirde kendilerini alt edecek gizli şeytanlarıyla anlaşma yaptıkları yıkıcı davranışları semptomları arasında yer alır. İnsanların davranışlarını savundukları mantıkla tartışmak, kendileriyle korkutucu bir uçurum arasında duran savunma tutumlarını tehdit etmek demektir.

Çoğumuz gerektiği kadar olgun olamıyoruz. Bir bakıma, basit yoksunluklardan, çoğunun huzursuz çocuklara bir süre musallat olup sonra ortadan kaybolan türden korku ve fantezilerin getirdiği travmatik şoklara kadar geniş bir yelpazede bir süreklilik mevcuttur. Bu tür ilkel fanteziler ve dürtüler hepimizin bilinç dışının ana maddesidir. Genelde su altında kalırlar, ya da enerjileri değiştirilmiş, kontrol edilmiş, arıtılmış veya gerçeğe bağlı kılınmıştır. Hepsi korkutucu değildir elbet; çok derinlerde bizi bozukluk ve korkuyla rahatsız eden gölgeler bir yana gücün, birliğin ve erotik doyumun ejderhaları da oradadır. Hepsi kendi imge ve sembollerini rüyalara, huzursuz ruha ve bilince iletir. Makul bir yetişkinliğe giden uzun yolda yapıcı bir rol mü üstlenmektedirler yoksa bu yolun kenarına gizlenip zihnimizin tökezlemesini bekleyen titrek hayaletler midirler, bilinmez. Her hâlükârda, akıl hastalığı ve gerilik ile yaşamın ilk yılları arasındaki bağlantı binlerce kez kanıtlanmıştır.

İnsanın gelişim yolu şaşırtıcı derecede uzun ve karmaşıktır. Fiziksel gelişim de dahil ilk yirmi yıl boyunca gerçekleşen gelişim, bizim birey oluşumuz, yani “vücut buluşumuzdur.” Bir ucunda rahimdeki yaşama, diğer ucunda ise erişkinlik safhalarına bağlı olan birey oluş, insan biyolojisindeki herhangi bir şey kadar şaşırtıcıdır. İnsan mahlukatının özel bir hayvan olmadığını düşünen herhangi biri, bir iki saatini The Psychoanalytic Study of the Child’ın otuz bilmem kaç cildini ya da The Journey of Child Development’ın sayılarını karıştırmaya harcamalıdır. Doğanın diyarında insan birey oluşu imkânsız bir uzunluğa, kırılganlığa, iç mühendisliğe ve yukarıdan harikulade bir manzaraya sahip sıradan bir zürafanın boynudur.

Dünyalarıyla barış içinde yaşamış, kendilerini efendi değil misafir olarak gören kadim kabile halkları arasında kişinin birey oluşu bazı karakteristik özelliklere sahiptir. Onların birey oluşunun bizimkinden daha sağlıklı olduğu (ki bu konuda duygusal ya da romantik olarak algılanacağım) ve bunun bizim saptığımız bir standart olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyim. Bu kadim kabile halklarının yaşam tarzı doğal seçilim, verimli dayanışma, liderlik, ruhsal gelişim takvimi ve yaşamın anlamına dair ipuçlarının doğal varlıklara iliştirildiği, günlük yaşamın spiritüel öneminden ve ruhani deneyimlerden ayrı tutulmadığı, topluluktaki bireylerin yaradılışla ayinsel bütünleşme olarak yaşamlarındaki evreleri ve geçişleri kutladıkları gizemli ve güzelliklerle dolu bir dünyanın etüdüyle bizim birey oluşumuzun ayak uydurduğu türden bir yaşam tarzıdır.

Normal birey oluşun bu tohumu hepimizin içinde mevcuttur; ebeveynlerin ve toplumun açlığımıza çare bulacağına dair belirsiz beklentileri tetikler. Sözgelimi, yeni doğmuş bir bebek, ona ninniler söyleyip onunla konuşan, onu sütüyle besleyen, kucağına alıp ona masaj yapan, onu isteyip onunla olmayı seven bir anneyle neredeyse aralıksız bir bağ kurma ihtiyacı duyar. Birey olacak bebeğin ötekiliğe dair tüm algısı annesiyle olan ilişkisiyle şekillenir. Ne var ki, insan evriminde bu ilişkinin alanı bir zamanlar doku, koku ve hareket açısından oldukça zengin olan canlı bitkilerle dolu bir ortamdı. Filtresiz, tertemiz hava, yabani kuşların titrek parıltısı, gerçek gün ışığı ve yağmur, tadılacak toprak ve avuçlanacak ağaç kabuğu, rüzgâr ve su sesleri, hayvanların, böceklerin, insanların sesleri – tüm bunlar bebek için belli belirsiz güzellikler değil, daha annesinin kollarındayken ikincil zeminini oluşturan nesnelerdir. Dış dünya bir anlamda bir diğer iç dünyadır, (bir zamanlar düşünüldüğü kadar sabit olmayan) ana rahmi peyzajının canlandırması gibidir. Çevre de öz gibi yutulup içselleştirerek bir olunacak bir şeydir.

Daha en başından beri böyle bir dünya deneyimi, değişmezliğin deneyimidir. Sessiz bir yerde kolay bir doğumun ardından anne hep orada, bedeninin tensel sıcaklığıyla hazır bulunmaktadır. Bebek için kucağa alınıp okşandığı, bedeni ihtiyaç duyduğunda beslenip temizlendiği mutlu bir rahatlık söz konusudur. Onun dünyası; çeşitli ritimlerin, sıcak ve soğuğun tazeliğinin, yüzünü nefes gibi okşayan rüzgârın, yağmur ve kar hissi ile onların kokusunun, avuçlarındaki, ayaklarının altındaki toprağın dünyasıdır. Bu dünyanın küçük bir ısırığı hem mayhoş hem davetkârdır; “Dışarı çık, uyan, bak, tat, kokla; şimdi sarıl ve uykuya dal!” der.

Bu dünya, seyahat ve dinlenme yeridir. Önceleri çocuk tek başına kalmaktan korkar ve bu korkuyla annesinin ve diğerlerinin yakınlığına bağlı kalır. Kısıtlanan hareketi, ona kibarca bu dünyada bir seyyah ya da bir ziyaretçi olduğunu söyleyerek yaşamının adımlarına yön verir. Hareketi kendi gelişimi gibidir; yaşlandıkça ve toplu göçlerin deveranı tekrarlandıkça, daha önce gördüğü yerleri görür ve bu mekânlar ona daha küçük ve daha tanıdık gelir. Hareket ve dinlenmeyle dolu bir hayat dönüşlerle dolu bir hayattır; mekânlarsa hep aynı ama hep biraz daha fazladır.

İnsanlar devamlı mevcuttur; ancak bu dünya insan dışı yaşam formlarıyla, farklılıkları ve benzerliklerinin yoğun bir şekilde duyumsanmasını tetikleyen sayısız suretle doludur, ömrü boyunca ona çağrıda bulunacak bir görevdir bu. Konuşma bu benzerlik ve farklılıkla ilgilidir, düşüncenin jetonudur. Çocuk önce anlamsız şeyler söylemeye, ardından kendi zamanına göre, hayatın kademelerinden birinin derin bilgeliğiyle hareket eden yetişkinlerin de yardımıyla konuşmaya başlar. Başlangıçta ezber ve taklitten, belirgin farklılıkları keskin nesnelerin isimlendirilmesinden ibarettir. Doğa, kelimelerin, evvela nesnelerin somut gerçekliğini barındırdığı bir sözlüktür.

Göz alıcı bu yeni dünyada şimdilik pek az mitik mahlukat, oyunda gözlenip taklit edilecek pek çok gerçek hayvan vardır. Oyun taklittir, basit kovalamaca ile başlayıp önemli hayvanları neşeyle taklit ederek, bir an kılığına bürünüp hemen sonra o kılıktan çıkarak, bir an bunun bir an şunun hisleriyle dolarak, hepsini benliğinde deneyerek devam eder. Çocuk, yetişkinleri hayvanların hareketleriyle dans ederken görür ve o da bunu yapar. Annesinin şarkılarından kuşların melodilerine ve kurtların ulumalarına kadar müzik hep mevcuttur. Çocuk halihazırda akrabalığın gizemini duyumsamaktadır; benzerliğin ama farklılığın. Hayvanlar bir mıknatıs gibi çocuğun dikkatini çeker, çünkü her biri kendi başına bir çeşit bir dürtü, tepki ya da “benimki gibi” bir hareketi bünyesinde barındırıyor gibidir. Tüm bunların oyunbaz, kontrollü mizanseni korkuların, mutlulukların ve ilişkililerin özel içsel zoolojisinin giderek artan hâkimiyetini beraberinde getirir. Anlatılan hikâyelerde şekiller zihinde hayat bulur ve hayal kurma becerisi geliştirilerek bilince yansıtılır.

Oyun alanı -ağaçlar, fundalar, patikalar, saklanılıp tırmanılacak mekânlar- görünür, biçim verilmiş bir oluşumdur, sağlamlaşan ilişkilerin bir diğer prototipidir. Yetişkinleri taklit etme oyunlarının güvenilir bir dünyanın bir başka zeminini oluşturduğu ve ev fikrine biçim verdiği, böylece göçebe-avcı toplayıcıların bu çocuklar için toplumsal statü edinmek ve onu temsil etmek için bir haneye gerek kalmadığı ilkel bir alandır. Ebeveynlerin ve ataların da pekâlâ bildiği ağaçlar ve kayalar, hayatın sonraki aşamalarında derin anlamlar yüklenen kalıcı oyun arkadaşlarıdırlar.

Elbette işin kaçınılması zor zahmeti de vardır. Çocuk, bu zorluğu onunla başa çıkabileceğinin, bedeninin zahmet çekmekten fayda gördüğünün mağrurluğuyla gördüğü için iyi günde keyfine diyecek yoktur. Hastalık ve ölüme tanık olur, yine de nesnelerin bir parçası olarak gereklidirler, üstelik o kadar yaygın da değildirler (aksi takdirde her gün ölüm olsa on beş yaşında oğlanlardan oluşan bu küçük çete yoluna nasıl devam eder ?).

Çocuk, oyun arkadaşlarıyla şakacıktan yemek aramak için konaklama alanından ayrılır, sonraları yetişkinlerle gerçekten yemek aramaya çıkacaktır. Yetişkinler av esnasında kaygı değil sadece sabır gösterirler; biri bekler, biri gözler, biri dinler. Kimi zaman fevkalade bir şey bulunmaz, yine de illa ki bir şeyler vardır. Dünya ipuçlarıyla doludur; ustalık ve zarafetlerinin sonu yoktur. Kendilerini gösteren işaretler hep vardır. Kişi sadece onları okuma sanatını öğrenmelidir.

Böyle bir dünyada vahşilik yoktur, dolayısıyla ehlîleştirme de söz konusu değildir. Doğa üzerinde insanın gücü çoğunlukla el işçiliğidir. Doğal dünya insan topluluğunu şairane bir edayla öne çıkardığı kadar, liderlik becerilerinin ibret ve ikna ile şekillendirildiği sürece, diğer toplulukların üzerinde hiçbir üstün güç bulunmadığına da işaret eder. Bir araya gelme, etkileşim, uzlaşma ve fedakârlığın harikulade formlarıyla doğanın ötekiliği insan için ulaşılabilir kılınır. Bir delikanlı gizli bir kökü bulmak ya da bir antilobun peşine düşmek için yetişkinlerle dışarı çıktığında, çevreyle bağ kurmanın sınırsız ihtimallerini görür, çünkü başarı, toplayıcının becerilerine olduğu kadar av ya da yumrunun hazır bulunuşluğuna bağlı olarak da görülmektedir.

Çocuk özgürdür. Çalışması beklenmemektedir. Başlarda tırmanıp su birikintisine zıplayabilir, eşeleyip etrafındaki sonsuz zenginliği keşfedebilir. Zamanla nesneler yapıp dokunamadığı ya da değiştiremediğini anlamak, görünmeyen üzerine kafa yormak isteyecektir. Dünyası, anlatılmış hikâyelerle doludur; yakınlarda yapılan bir avı, namı yayılmış olayların masallarını, her katmanında bir anlam yüklü destanları dinlemektedir. Kulakları her zaman şunun ya da bunun sesiyle yıkanmıştır. Sesler sadece kendi anlarında varlıklarını sürdürürler, yine de hayattan türerler. Çocuk tüm yaşamın bir şeyler söylediğini, bir kurbağanın çağrısından denizin dalgasına kadar tüm seslerin hikâyeler anlatan, ipuçları sunan, bilmesi elzem kimi ritimleri taklit eden bir akrabadan ya da kendisi için önemli birinden geldiğini öğrenir. Öğrenilecek şeylerin sonu yoktur.

Çocuk bu aşamada bunun üzerine derin düşüncelere dalmaz; spekülasyon ve soyutlamadan psişesinin çevresiyle yakınlığı aracılığıyla korunur. Çocuk tıpkı etrafındaki varlıklar gibi özgürdür – yani, sadece hayvanlara değil, yaşamı otoriteye kademeli boyun eğmeden ibaret görmeyen insanlara karşı da ihtiyatlıca tetikte olmakta özgürdür. Güce değil toplumsal baskı ve geleneğe riayet edecektir. Baskın ya da çekinik hayvanları, diğer varlıkları öldüren mahlukatları, ya da diğer bitkilerin gelişimini gölgeleriyle bastıran ağaçları daha önce hiç görmediğinden değil, ergenliğe eriştiğinde bu nesneleri dönüştürecek anlayışın mucizesinin eşiğinde olacağından, tüm bunların alameti insan dışı dünyada önceden verilmiştir.

Çocukluğunun sonunda yaşamının en korkutucu günlerinden birinin zamanı gelmiştir. Yüz yüze geldiği geçişi bedeninde ve halkın önündeki ritüelde deneyimleyecektir. Bilinen dünyada seyahat ettiği, doğal formları inceleyip taklit ettiği ve sürekli dinlediği çocukluğu onu varlığında bambaşka bir oktava hazırlamıştır. Bedeninin saati varlığının tamamlanmasına müsaade eder, hayatındaki yetişkinler geçişinin tamamlanmasını izleyeceklerdir. Bu, çocukluğun işaret ettiği bir dünyanın başlangıcıdır: iyi, akıl almaz zenginlikte, kimi zaman hakkıyla sancılı, özenle anlaşılır yuva.

Erginlenmeye geçişini müjdeleyen arayış ve imtihanlar doğal dünyaya karşı beslediği sevginin bir yanılsama olduğunu ya da yalnızca görünürdekine baktığı için doğanın onu kimi zaman yüz üstü bıraktığını gösterme amacı taşımaz. Gökyüzünden ve topraktan duyduğu hoşnutluğu çocukça ve gereksiz görüp bir kenara koymayacaktır. Bu dünyadan mezun olmayarak onun önemini anlamaya doğru adım atacaktır. Bu yüzden çocukluğun son bulmasıyla yaşam boyu sürecek bir okula, derinliklerinin kendi yaratıcı zihni gibi sonsuz olduğu doğal dünyayla bir mukabeleye başlar. Onun canlılığını kendi egosunu simgeleyen basit objelere dönüştürmek için değil; onu, insan toplumunun akıl almaz ve analojik bir şiiri olarak inceleyecektir.

Buna zıt olarak Batılı medeni kültürler, doğanın metaforik, mistik ve şiirsel niteliğini doğrulayan erginlenme seremonilerini estetik ve güzelliğe indirgeyerek neredeyse tamamen terk etmiştir. Ne var ki, insanın gelişim programı dışsal düzen modellerine ihtiyaç duyar -bitkiler ve hayvanlar değilse de bir kitaptaki kelimeler, toplumdaki rütbeler, meslekler ya da makinedir. Düzen kurma metaforunun ayinsel temeli yeterli değilse, dünya genç zihnin en gerçek seviyesinde katılaşabilir ve böylece yetişkinin tekrar eden bir şey olarak görmezden geleceği ya da sadece bir nesne olarak inceleyeceği sıkıcı bir yer olur.

Harold Searles’in ifadesi yerindedir: “Bana öyle geliyor ki, olgunluğun en yüksek mertebesi, kişinin kendisine en az benzeyen ile kurduğu gerçeklik bağlantısının gerçekleşmesi için çok önemlidir.” Olgunluk, büyüme fazlarının içsel takviminin, yetiştiren kişilerin -yani anne-baba, arkadaşlar ve öğretmenlerin- gerekli olduğunda karşıladığı ihtiyaçlarının bir sonucu olarak orta yaşlarda kendini gösterir. Olgunluk doğanın üstünde gittikçe artan tahakküm, soyutlamalara sığınma ya da varoluşsal bunalımı değil; sonsuza dek genişleyen bir anlam ve birliktelik halkasında kişi ile dünyanın temel analojisini yüceltir.

Yirmi yıllık insan psikojenezi evrimleşti çünkü hayatta kalmak için uyumlu ve faydalıydı; fazları türümüzün ortaya çıktığı fiziksel ve kültürel çevrede bireysel gelişime özel ve entegreydi. Sorun da burada işte: tam olarak bu mekanlara -küçük kabileli, özgür, toplayıcı, doğal alanlara- adapte olduk[1]. Şimdi ise bizim için böyle bir dünya yok. Her bir birey, oluşun asalet, tolerans, müsamaha, çoğunlukla insan dışı dünyayı mesken tutmak için geleneğe ve gençlerin uzun süreli, yetersiz eğitimine bağlılık gibi özellikler taşıyan tepe noktası, bazı açılardan “gelişmiş” toplumların ihtiyaçlarıyla tutarsızlık içindedir. Bu tür toplumlarda – ki buna kendimizinkini de ekliyorum- kimi çocukluk niteliklerinin sürekliliği daha iyi adapte olmada bireylere yardımcı olabilir: ayrılık korkusu, her şeye gücü yetme hayalleri, sözlü avunma, çaresizlik kaygısı, bedensel yetersizlik ve bağımlılık. Biyolojik evrim bu yeni toplulukların ihtiyaçlarını karşılayamaz çünkü arkaik toplayıcılık kültürleri saldırgan, agresif, daha organize, medeni komşuları tarafından yok edilmeye başladığından beri bu on bin yıl boyunca bizim türümüzde düzenlemeler yapmak için oldukça yavaş işlemektedir. Özel bir sağgörüye doğru yavaşça gelişmeye programlı olan bizler, tevazu ve insanın sınırlarının getirdiği hassasiyetin artık hoş görülmediği bir dünyada yaşıyoruz. Yine de artık var olmayan bu dünyanın arzusuyla acısını, yanlış yorumlamaya alıştığımız bu derin kederi içimizde taşıyoruz.

Medeni dünyada -aile reisi ve güç sahibi diğer kimseler gibi- otorite rolleri, yeri geldiğinde kendileri gibi kusurları olan varisleri seçip koltuklarına oturtacak olan bir bakıma yetersiz bireylerle doldurulmaya başlamıştı. Anneleri alıp işe koşarak, ev dolusu bebek ile ilgi ve enerjilerini ince bir katman haline getirerek, oyunları ve masalları değiştirerek, çocuktaki huzursuzluğu bin türlü manipüle ederek çocuk yetiştirmedeki önemli noktalara toplumun körü körüne el atmasıyla, nesiller boyunca pragmatik bir başarı ile gelişen böylesine zayıflatıcı bir akımın belki de kimse farkına varamayacaktı. Yetişkin narsizminin geçişli ve normal koşullarda sağlıklı özellikleri, ödipal korku ve bağlılıkları, belirsizlik ve tutarsızlık, kelimelerle oynama, sürü bağı zaman içinde patolojik olarak, vatanperver deyişler ve felsefi önermelerle onurlandırılacak olan yetişkinliğe uzanacaktı. Çocukluğun birincil itkileri, baskıcı doğaları bastırma ve yansıtmanın psikolojik savunma mekanizmasıyla maskelenerek, inanç ve ahlaki üstünlüğün olmazsa olmazı olarak gösterilecekti. Yüzyıllar sonra temel kurumlar ve metafizik toyluğun normal hali, yetişkinliğin hummalı sancıları, Freudyen psikoseksüel safhalar ve hatta yenidoğanın ilk zamanları ya da doğum öncesi durumdan kaynaklanan tavır ve fikirleri sonunda kabullenebilecekti.

Muhtemelen birey oluştaki böyle bir sakatlık, çocuksu yok etme arzusu ve kimi zaman faydalı olabilen diğer geriliklerle, kötü etkileri olan yol arkadaşlarıyla bir nevi eş tutulduklarından dolayı hiçbir toplumun istemediği ama nedense bizim toplumumuzun sahip olmaktan kaçamadığı bazı özellikleri de beraberinde yetişkinliğe taşır. Belki de yetersiz bedenin sınırlarının bilinçaltındaki sancılı anılarını ya da ayrılışın üzüntüsünü açığa çıkarmadan, meme emen bir bebek ile annesinin simbiyozunu toplumsal ya da dinsel bir amaç olarak kabul ettirmek mümkün değildir.

Günümüzde gençlik bayatlamış bir ideal iken gençliğin idealleştirilmesi basit kutupları olan yetişkinliğe doğru yanlış tarafa yönlendiriliyor. Ergenlik hayalleri ve umutları, toplumun istediği düşmanlıklar, korkular ve fantezilere göre bükülüp budanıyor. İçsel takviminin gelişiminde geride kalan birey, bütünlüğünü ehlîleştirmek ve kolektif hakimiyet hayalini paylaşmak üzere sessizce programlanıyor. Dünyayı değiştirmek kendini değiştirmenin vasat bir yedeği gibi, bir bilinçaltı haline geliyor. Böylece iki dünyayı barındıran, uzlaşmadan nefret edip karmaşık ekolojik sorunları insanlardaki iyi ve kötü ile karıştıran hayvan korumacılığı, (gezegenin geri kalanına zıt olarak) yabani alanların muhafazası, romantik doğacılık ve güzelleştirme kavramları karşımıza çıkıyor.

Bir dünya kurmada bu kadar hevesli olmanın bir sıkıntısı da, dünya halihazırda var olduğundan, önce var olanın yok edilmesinin gerekmesidir. Pastoral, barışsever bir krallık ya da teknomani ve uzayın elektronik cenneti olsun, yukarıdaki mantığa göre, çocukların destansı ihtişamın hayalini kurmaları gibi idealizm ergenlik fantezilerinin normal bir parçasıdır. Norman Kiell “ergenin,” bilinmeyeni önceden gören benliği dünyanın merkezindeyken değişimin işaretinin verildiğini, bu yüzden de “insanoğlunu insan dışı durumundan  -yani çocukluktan yetişkinliğe adım atarken geçici kimlik vakumundan- kurtarmak için” harekete geçtiğini öne sürüyor[2].  Günümüzdeki zorluk, iyi kalpli yaşlılardan oluşan heyetiyle bu geçişe rehberlik edip yönlendirecek bir kültün olmamasıdır.

Böylece günümüze geliyoruz. Soru aynı: üyeleri birey oluş açısından takılıp kaldığından teknolojik/kentsel toplum ne kadar işler durumdadır? Bu psikolojik budamanın araçları ve etkileri nelerdir? Geçmişi ve entrikalarını miras aldık. Beyaz, Avrupalı Amerikan, batılı toplumlar, halk meclislerinden, yok denecek kadar az mülke sahip küçük grupların göçebe yaşamından, gelişmiş erginlenme törenlerinden, herkesin edindiği bir meslek olarak doğa tarihinden, ruhani öneme sahip insan-dışı bir elin (ya da “yabanın”) ötekiliğiyle çevrili olmaktan ve anne ile bebeğin “doğal” bağından nesiller boyunca uzak durmuştur. Tüm bunları garipseriz çünkü -o beceri hepimizin içinde potansiyel olarak bulunsa da- artık bunlarla yaşayabilecek kabiliyette değiliz.

Birey oluştaki yetersizliklerimiz sorusu basitçe geçmişin birikerek çoğalan ivmesinin günümüzde varlığını sürdürmesi olarak açıklanamaz. Kentsel mekaniklik kendi birey oluşunun kusurlarını çözümler. Bunların bir kısmı daimî iken diğerleri seçili çocukluk ve gençlik sorunlarının devamlılığında yenilikçi değişimlerdir. Bu şehir kovanı pek çok yönüyle ulaşım endüstrisi, enerji kullanımı, materyallerin ve ürünlerin sanat-hali sentezi ile şekillenmektedir. Öte yandan şehir bilinçli ya da bilinçsizce çoğu toplumsal ya da ekolojik boyuttan bihaber kimlik topalları tarafından şekillendirilmekte, tasarlanmaktadırlar. Bu kimseler aynı zamanda potansiyel kapasite, kadim geçmişin arkaik ve şaşaalı mekanlarında kendini gerçekleştirme olasılıkları hususlarında da sakattırlar.

Mağarada yaşayan biri için körlüğün patolojik olup olmaması kişisel uyumluluk açısından mı yoksa türümüzün her bir üyesinin kalıtsal gizilgücü açısından mı baktığınıza bağlıdır. Ben ikinci görüşün kanaatindeyim ancak uyumluluktan kasıt daha çok övünülen özellik uyumluluğudur, yani esneklik açısından -güvence, konfor, güvenlik, barınma ve asalet dürtüsünde yol kat etmeye dair teknokratik idealin takdir ettiği- mesleğini, adresini ve inançlarını değiştirmeye hazır bulunmaktır. Böylesi mekan ve zamanı aşan yurttaşlığın değil, henüz adapte olmamışken kişinin kendi mekanını ve zamanını hiç bulamamasının uyumluluğudur.

Kültürel antropoloji destansı esnekliğin bu çağdaş algısının bir kanıtı olarak sıklıkla kullanılagelmiştir. Daha pek çok sayıda etnografik araştırma insan olmanın türlü yolları ile bizi etkiler ancak bunlardan çok azı tüm insan topluluklarındaki kati yönelime vurgu yapar: çocukluk korkularını sürekli kılma, üyelerini uyumluluk arayışlarının nesnesinden alıkoyma, aidiyetsizliklerini tek ortak zemin haline getirme pahasına da olsa tüm kültürlerin asıl aradıkları şey üyelerinin aidiyetini netleştirip tasdik etmektir.

Bu bağlamda “uyumluluk toplumunun” çocukluğu kutlulayıp, gençliğe hayran olmasında, yaşlanmayı kötüleyip çocukluğu masumiyet, bilgelik ve ruhani güçle bir tutmasında şaşılacak bir şey yoktur. Üyeleri çocukluğa yapışıp kalırlar çünkü kendi çocuklukları amacına hizmet etmemiştir. Yetişkin hayatının yıkık dökük bir çocuklukla harmanlandığı kimseler için gerçekleşmemiş vaadin peşini bırakmak olmaz. Olgunluğun çocuklukla eş anlamlı olmasından değil ancak ondan sonra farklı zamanlarda gerçekleşerek olgunluğa doğru adım atmanın mümkün olmasından dolayı, çocuk gibi kalmayı istemek, çocukluğun nostaljisini beslemek kendi yitik olgunluğumuzun yasını tutmak demektir.

Kocaman açılmış gözlerdeki merak, yargısız tepki ve var olmanın anlık mutluluğu seyre değerdir; umarım bunların tohumlarından birkaçı her yetişkinin yüreğinde varlığını sürdürür. Bunlar kimi zaman yetişkinlerin doğaya karşı tutumları için uygun modeller olarak sunulur. Ne var ki çocuğun bu aşikâr esrikliğinin bir tür kataloglama, bilinç öncesi düzen saptama, -en azından annesiyle iyi bir bağı olan çocuk için-  kişisel gelişimle alakalı örtülü antropomorfizm gibi kendine has gayeleri vardır. Zayıf bağları olan çocuk tedirgin de olsa bu doğa hayranlığı aşamasından geçer çünkü bu farklı bir “anne” gerçekliğidir hatta belki de iyileştiricidir. Her halükarda çocuk için temsili bir doğa söz konusu değildir; bütünüyle gerçektir. Oyunmuş gibi de olsa yalnızca bir gerçeklik vardır. Yeşil çimen üzerinde mutlu bir şekilde oynayan ya da ormandaki bir baykuşa hayretler içinde bakakalan çocuklar bu anlık büyülenmenin ötesine hiç geçmedikleri takdirde doğadaki iyilikten bihaber büyüyeceklerdir. İleride baykuşun (onlara ismi ve baykuş olma durumunu öğrettiği için zaten bilinen) gerçek değerini ormanı bir hastaneye, kanalizasyona ya da bir petrol kuyusuna değişmek gibi diğer gerçek değerlerle tartacakları zaman muhtemelen ilerlemecilik ağır basacaktır. Anneyle zayıf simbiyoz, yetersiz ya da sönük mekan-canlı eşleştirmesiyle ve ya simbiyotik gerçek dünyayı delalet edilen kozmos olarak kullanan mühim erginlenme ayini olmaksızın yetişkin ormanı ve baykuşu seçemeyecektir. Benlik hala gençlik gerçekliğinin merkezindedir. Dışarıda duyulan çocuksu zevkin amacının başlı başına bir son olduğu belki de doğrudur; ancak benin benden öteye geçmesi adına ileriki görevler için gereklidir de.

Burada bir noktaya değinmek için seçimleri fazla basite indirgemiş olmalıyım. Ortada baykuş ile petrol kuyusu arasında bir tercih yoktur. Bizim toplumumuzda baykuşu seçecek olanlar daha olgun değildir. Erik Erikson’un erken epigenetik sorun olarak güvene karşı güvensizlik kavramı ile William ve Claire Russell’ın yetersiz bakımı çocuğun düşmanlık olarak algılamasına dair -ya reddedilen ya da (idealistlerin yaptığı gibi) bastırılan veya (kötümserlerin yaptığı gibi) ebeveynlerden değil de doğal dünyadan gelmiş gibi görünmesi için kaynağına dönüştürülen bir algıdır bu- gözlemlerinden yola çıkarak, kendi başına çocukluk ikiliğinin bir uzantısı olan bir zıtlık meydana gelir. Bir yandan organik olana dair korku ve nefret, diğer yandan onunla harmanlanma arzusu; bir yandan onu kontrol edip ikincilleştirme dürtüsü, diğer tarafta insan dışı olana tapma itkisi; bir yanda aşırı farklılaştırma öte taraftan ayrılık korkusu -bunların hepsi bir madalyonun iki yüzüdür. Totemlerden ilham almış, teknolojik bakımdan gelişmiş, küçük gruplar halinde epigenetik açıdan kendini gerçekleştirmiş yetişkinler tarafından medeniyet şekillendirildiğinde tercih etme gereği hiç doğmayacaktır.

Toplumsal olarak asimile olmuş yoksunluğa neden olan doğadan tarihsel kaçışın etkileri Avrupalı Amerikan kişiliğinin temel özelliklerinde kendini göstermektedir. Amerikan haylaz anti-Avrupalı değildir; bazı özelliklerine bakılırsa tarım uygulamalarının başlamasıyla beş ila on bin yıl önce başlayan çarpık yabancılaşmayı bitirmek için keşfedilmemiş kıtanın muazzam zenginliği ile seçilir kılınmış batılı, klasik Hristiyan insanın tam anlamıyla vücut bulmuş halidir. Çöpünü umursamayan, inkar içinde yuvarlanan, düşmanlarını yok edip hep yeni ve şimdiye sahip olan, yaşlanmayı hor gören, insanın doğa tarihini reddeden, sözde gelenekler üretip büyümekte olan ergen adayının kendini tekrar eden içsel bunalımlarına boğazına kadar batmıştır: tüm bunlar Amerika toplumunun bilindik sıfatlarıdır. Hakimiyet kurma derdindeki teknolojilerin daha da kötüye giden sorunlara neden olduğu bozuk iklimlerde tutarsızlık ve düzensizliğin -toplumsal düzeye çıkan- gizli karabasanlarının işaretleridirler.

Tüm batılılar sadece günümüzün teknofili Prometusçu dürtülerinin kendini haklı çıkarma çabalarının değil bütünün mirasının varisleridirler. Muhtemelen dünyanın en derme çatma kimlik yapısının sahipleri, -paleolitik standartlara, çocuksu yetişkinlere göre- birey oluşun uzadıkça uzayan tamirine girişme çabasının bir ürünüyüz. Hükmü verilmiş bu gelişmeden dolayı modern toplum çalışmaya devam etmektedir çünkü bağımlılık gerektirmektedir. Bunun özelde maliyeti ise toplu terapi, gerçeklerden kaçış, kimyasallar, uyuşturucular, yıkım ve öfke nöbetleri, büyük keder, bu yeni yetme beceriksizliğini her haliyle belli eden hiyerarşilere boyun eğme ve belki de hepsinden kötüsü de hayal meyal bizi yarı yolda bıraktığını bellediğimiz doğal dünyaya vurgun yapmaya hazır olmaktır. İnsanların yetiştirilme tarzındaki bu erozyondan hayat döngüsünün geçişlerinde başarısızlık ve ekolojik uyumda tükenmişlik doğar.

Günümüz şehir yaşamında, çevre dölüt torbası, teknoloji de plasentaymışçasına bitmek bilmez isteklerin peşine düşülmektedir. Uysal itaat, gönüllüce ve asaletle geri çekilme kültürlerinin ya da suçluluk ve kirliliğe kafayı takmış kültürlerin aksine bu kurulu dünya, her şeye gücü yetmenin ve anında tatmin olmanın yuvasıdır. Ne kısıtlı imkanları olan anne ne de katı disiplini olan baba vardır burada, sadece akışkan bir sistemin içinde ben mevcuttur.

Batı toplumunda nevrozların yüksek oranlarda görülmesi oldukça stresli “yaşam tarzının” bir işareti olarak değerlendirile gelmiştir. Buna milliyetçilik saçmalıklarını, savaşı, canlı topluluklarının bozulmasını da ekleyecek olursanız -ya da olaya bu açıdan bakarsanız- hayat tarzından ziyade birey oluşun psikopatik kötürümlüğünün bir epidemi haline gelmesinden kaynaklandığını görürsünüz. Bu ham öznelliğin şizoid özelliklerinin yansıması fantezi, rüya ve gerçek arasındaki farkı kestirmede zorlanmadır. Kişinin deneyimlerinin gece rüyasının, gündüz düşünün, ya da doğru gerçekliğin bir ürünü olup olmadığını bilememesi ciddi akıl hastalarınınkiyle en çok örtüşen yetersizliklerden biridir. Uyuşturucu kullanımı, farklı bir gerçeklik arayışındaki New Age saykodelic atletizmi ve hatta “fantezi” kelimesini yaratıcı düş gücü ile, “rüya” kelimesini de ilham ile eş anlamlı kullanan anlambilim, altta yatan bir karışıklığa işaret eder. Aşkıncılığın ruhani gerekliliğini ortaya koyan mevcut ergen karmasının travestileri gibidirler. Yetişkinlerdeki kafa karışıklığı ile özdeşleştirilen korkular gerçekten korkutucudurlar. Yitip giden şeyin ardından tutulan acılı matem, psikiyatrik müşahedede ya da hafta sonu ruhani alemlerde olmayan, ancak saat hesabı iş, aşırı kalabalık gruplar ve kirli bir çevrede her gün hayatını sürdüren kimseler için kaçınılmazdır. Görünmeyen havalandırmalar gizli gelişmemişlikle formüle edilip seyirciyi eğlendirme, dünyadan haberlere bağımlılık ve dini uyanış ile yönlendirilmektedir.

Bunların çoğu daha önce söylenmiş olsa da insanın insan olmayanla ilişkisi bakımından o kadar sık dile getirilmemiştir.  Toplumsal açıdan yoğun olsak bile  bireyin bilinçdışı hayatının çoğu, insanın sosyalleşmesine bir alternatif olarak değil onunla bağlantılı olarak, kendi türümüzü aşan, kişisel gelişimimizin erken safhalarında etkileşimde bulunduğu ötekilik ile olan temasımıza dayanmaktadır. Fetüs suda asılıdır, annenin kimyasıyla, güne ve mevsim döngülerine ayarlı biyolojik ritimlerle uyumludur. Yeni doğan ile hava arasındaki solunum interfazı bilinç (ya da bilgi) ile nefes arasındaki bağı ortaya koyar. Yerçekimi tüm kasların ayarını verir ve tüm hareketin ana rakibi haline gelir. Kimlik oluşumu benin ben-olmayandan, canlının cansızdan, insanın insan olmayandan öznel ayrımı ile gelişir. İçinde hayvanlar olan oyunlar ve masallar benin çokluğunun keşfi için bir ayna görevi görür. Oyunun geçtiği çevre, çocukluğun yuva alanı doğanın yüzünün ya da temelinin geştaltı ve yaratıcı odağıdır. Yabani yalnızlıkta çekilen yaşanan ilk zorluklar ve mitler aracılığıyla iletilen ekolojik mesajlar kişinin tam anlamda gelişmesinde aracıdırlar.

Yetişkinin dünyayı varlığının temeli olarak sevmesinin tek yolu bu sıra dışı takvimin tamamlanmasına bağlıdır. Annesinin/ekolojinin döl yatağına dalmış çocuk için kaçınılmaz normal huzursuzluklar, kırılmış algılar, fanteziyle dolu deneyimlerde boşluklar, etrafındaki sorunlarla dolu duygusal fırtınalar, kabuslar ve göz yanılmaları, yersiz korkular ile kaza, yer ye yetiştirilme şeklindeki hatalar, yetişkinin ilgisizliği ve zalimliğinin yaraları da vardır. Epigenezdeki risk çocuğu yetiştiren ve ona bakanların, çocuğun hızla değişen evrelerine ayak uydurmadaki rollerini ileriye taşıyamamalarıdır. Bu tür yoksunluklar aşırıya kaçacak olursa normal korku ve fanteziler kişiliğin sabit parçaları haline gelebilirler. Birey çocukluğun bitmek bilmez sorunlarındaki bazı önemli anlara göre hareket etmeye devam eder: bunlar ayrılık, ötekilik ve kısıtlılıktır. Gençlik ve çocukluk safhalarında bunlarla mücadele ederken bir yetişkin bile bunları bütünsel açıdan göremeyebilir. Bu eksikliklerin ve zayıflıkların bir kısmı bireyin bazı kültürlere uygunluğunu geliştirir, kültür de büyüme aşamasına müdahale ederek bu eksiklikleri üretmek, böylece gelişimi askıya almak için onları takdir edermiş gibi davranır. Böylece gençlik hayalleri ve ilk düşünceler yalnızca doğa madrabazının tek heceli kelimelerinde değil felsefi argümanda ve papalık doktrinininde de ses bulur. Mantıksız hisler görünüşte düşmanca ve tatminsiz doğal dünyaya karşı ortaya konduğunda şatafatlı mantık mertebesine erişebilirler. Batı, mit kisvesine bürünmüş tarihin kendi geriye dönük, her şeye kadir olma ve güvensizlik hallerine uysun diye dünyayı değiştirmeleri için girişimcilere izin verdiği, kendi amaçlarına hizmet etmesi için bozulan çocukluğun en büyük delilidir.

Modern batı bu psikopatik öğeleri itinayla devam ettirmektedir. Bitkilerin ve hayvanların tutsaklığı ve köleleştirilmesi, bunun yanında tabiatın insanlaştırılması da insanların karşısında kendilerini tanımladıkları Ötekinin yok edilmesidir, öz kimlikteki şizoid karmaşanın açığa çıkmasının önüne geçilmesidir. Yahudi-Hristiyan döneminin başlangıcından bu yana özellikle korkulu ve paranoyak bir doğa düşmanlığı süre gelmektedir. On sekizinci yüzyılın bedeni kirlenme saplantısı ve makinenin nispi temizliği oldukça obsesif-kompulsiftir. Tüm bunlar tam kontrol ve sonsuz iyelik hayalleriyle karşılanarak endüstriyel mevcudiyette kronik delilik kumaşında varlıklarını sürdürmeye ve etkileşimde kalmaya devam ederler.

Bu genel sekansa bakmanın iki yolu vardır. Biri evcilleştirilmiş dünyanın erginlenmenin yönünü değiştirdiği, kişiliğin kolektif itaatlere, cesaret kahramanlıklarına, ergen gençliğin sözel idealizmine yapışmak zorunda bıraktığı olgunlaşma sürecinin bir dizi budama işleminden geçmesidir. Püritanların ve makinelerin çağı beden ve onun ürettikleri konusunda çocukluk endişesine saplanıp kalmıştır. Kentsel/endüstriyel çağ çocuksu kimlik difüzyonlarına, ayrılık korkularına ve sihir gücü hayallerine kilitlenmiştir. Epigenezin bu şekilde kısaltılması önce bebeklikte sonra da gençlikte süreğen budamalardır.

Bunun yerine baştaki evcilleştirme, karşısında bunu takip eden tarihin, bağını koparmış bolluk ve kentlerdeki sürüleşmenin mümkün kıldığı gücün merkezileşmesinden vazgeçmeden olgun bir bakış açısını geri kazanmak adına yapılan kültürel gelişimler ile dolu olduğu insan birey oluşu için bir felaket olarak görülebilir. Bu bakıma tarih, başlangıçta ganimetten vazgeçmeksizin neolitiklerin bir savaş alanına indirgediği, olgun bireyin asaleti ve güzelliğini canlandırma adına kendiyle çatışan bir vasiyet özelliği taşır. Örneğin uygun gençlik ritüelinden yoksun bireyleri iyileştirmeyi amaçlayan kendini gerçekleştirme, grup dinamikleri ve kişisel terapinin psikolojisi, korkak destekçilere ve slogan atan idealistlere ihtiyaç duyan modern dünyanın apaçık düşmanıdırlar. Bu yüzden kültür, bu kimlik terapilerini ve anlamlı bir dünyada tatmin edici bir hayatın psikojenik köklerini kurutan önceki yaralarla birlikte -fetusun ve yeni doğan bebeğin kendinden geçmiş annenin anksiyetesiyle birlikte aldığı hasar; oksijensizlik; anesteziler; ön ilaç tedavisi; parlak ışıkların, gürültülü ortamların ve sert muamelenin bunaltıcı his şoku; annenin fiziksel durumu ve doğurma pozisyonundan kaynaklanan doğum sakatlıkları; ve bebeğin anneden ayrılışı–  terapilerden doğabilecek kosmopolitan ve karmaşık türden felsefi gerçekçiliği karşısına alır.

Gün be gün gezegende açtığımız yaraların insan psikopatolojisinin bir semptomu olduğu bir dünyada gelecek umuduna dair ne söylenebilir ki? Bu durum ekonomik sistemdeki mantıklı tercihlerden biri ya da rekabet eden yerleşik faizlerin dengelenmesinden daha kötü değil midir?

Bir şekilde durum daha çok ümit vadetmektedir. Ekolojik anlamda harmanlanmış benlik ve dünya algısı mantıklı seçimlerin sonucu değildir. Herkesin kalıtımsal olarak sahip olduğu bir şeydir; organizmada, genom ile ilk deneyimlerin etkileşiminde saklıdır. Bu şekildeki ilk deneyim safhaları ya da epigenez insan ve insan olmayanın sağlıklı bir ilişki içinde yaşadığı evrimsel geçmişin mirasıdır. Şimdiki toplumlar bu sekansı kırmış, çocuksu ve uygunsuz tepkilere sebep olmuş, bunları süreğen kılmıştır. Bu toplumlar bizzat bu budamaların ürünüdür, Yeryüzünü istimalleri ve suiistimalleri de öyledir.

Belki de yeni dini, ekonomik, teknolojik, ideolojik, estetik ya da felsefi devrimlere ihtiyacımız yoktur. Üstten başlayıp siyasi sistemleri kökünden sökmek, yaşam tarzlarını başlarına çalmak, avcı toplayıcılara ya da natüralistlere öykünmek veya ciddi bir inzivada, kabile oluşumunda yaşamak zorunda değiliz. İnsanın erişkinliğiyle tutarsızlık gösteren medeni yöntemler çocukların normal hızında kendi birey oluşlarından geçtiği bir dünyada solup gidecektir.

Geçmişte kaybolanı göstererek böyle normal bir gelişimde önemli noktaları belirlemeye çalıştım. Bunlardan bazısını, örneğin engin dünyadaki küçük insan topluluklarında yaşamı, -bireysel eşiği geçmedeki kritik dönem için imkânsız olmasa da – geri getirmesi zordur. Yanlış ninniyle büyümüş, kendi potansiyellerinden mahrum bırakılmış yetişkinler en iyi akıl hocaları olamazlar. Bu sorunu anlamak çözmekten daha zor olabilir. Hümanizmanın klişe ifadesiyle medeniyet kisvesinin altında barbar ve hayvan değil, tam anlamıyla insan olmak için doğru ve gerekli olanı – sakin bir ortamda geçen doğumu, hayvancılık oynamayı, gıdayı bir ürün olarak değil manevi bir armağan olarak görme sanatını, kabileye dahil olmayı ve küçük kabile yaşamını, ritüelle erginlenmenin derin katkıları ve özgürlüğü ile bunu izleyen yetişkin akıl hocalığı safhalarını- bilen bizlerin içindeki insan yatmaktadır. Her birimizin içinde yara almamış, bu durumların geçerliliğinin farkında, hayatımızdaki doğru anlarına karşı hassas, gizli biri yatıyor. Her biri modern toplumun sapmış hallerine -ev hayvanlarına, hayvanat bahçelerine, dekor ve eğlence araçlarına çevrilmiş hayvanlara duyduğumuz derin sevgiye; beden yerine makine modeli ile saptırılmış şairane bütünlük arayışımıza; eko-felsefi kozmoloji yerine milliyetçilik ya da ahiret dinlerine kapatılmış gençlik idealizmi haline- dönüştürülmüş durumda.

Hakiki itkiyi yitirmedik, yitiremeyiz de. Kendisi sadece kalpten gelen bir sözü beklemektedir. Görevimiz, tüm metafiziksel bilinmezliğiyle beraber yeryüzüyle barışı sağlama düşüncesini yeniden edinmekten değil, kendi iyileştirici metafiziğini sunacak olan çok daha doğrudan ve basit bir şeyle barışı sağlamaktan başlamaktır.


[1] Kenneth Kenniston, “Psychological Development and Historical Change,” in Robert Jay Lifton, ed., Explorations in Psychohistory (New York: Simon & Schuster, 1974).

[2] Norman Kiell, The Universal Experience of Adolescence (New York: International Universities Press, 1964).

Ç.N. Shepard’ın Nature and Madness başlıklı kitabının giriş bölümünden oluşan orijinal metindei kitaba göre bazı kısaltmalar bulunmaktadır.