Sürdürülebilir tarım bir oksimoron mudur? 2

Yazan: Toby Hemenway (Permaculture Activist #60, Mayıs, 2006)
Çeviri: Özlem Katısöz (Düzelti: hira d.)

BİRİNCİ KISIM

Bir Eğlence Hayatı

Ayrıca bize avcı toplayıcıların hayatının Hobbes’un meşhur tanımlamasıyla “iğrenç, hayvani ve kısa” olduğu da öğretildi. Ancak Illinois’deki, avcı toplayıcılıktan mısır tarımına geçişin yaşandığı arkeolojik alan Dickson Mounds’daki mezar yerleri, tarımcıların avcı toplayıcı atalarına kıyasla kötü beslenmeden dolayı% 50 daha fazla diş problemi, 4 kat fazla kansızlık ve ağır işçilikten kaynaklı omur deformasyonunda artış yaşadıklarını ortaya koyar (8). Ortalama yaşam süresi avcı toplayıcılarda 26 iken 19’a düşmüştür. Şu anki Türkiye ve Yunanistan’ın bulunduğu alanlarda prehistorik dönemde avcı toplayıcının ortalama boyu erkeklerde 1,75 cm, kadınlarda 1,69 cm idi, tarıma geçişle birlikte bu ortalamalar yaklaşık 12.7 cm azalmıştır (1). Türkiye’de şu an yaşayanlar hâlâ o topraklarda yaşamış avcı toplayıcıların boy oranlarına ulaşamamıştır.

Bilinen nerdeyse bütün örnekler, belli bir bölgede sonradan yaşamış tarım toplumlarına göre avcı toplayıcıların beden ve diş hastalıklarına daha dayanıklı olduğunu ortaya koymakta. Dolayısıyla tarımın görece kolay kalorileri, iyi beslenme ve sağlığın pahasına elde edilmiştir.

Avcı toplayıcıların büyük kıtlık koşulları çektiklerini düşünürüz. Oysaki tarımcılar daha kötüleriyle cebelleşmişti. Az nüfus yoğunluğuna, daha geniş bir gıda çeşitliliğe ve daha geniş bir hareket alanına sahip avcı toplayıcılar hemen her türlü koşulda besin bulabilir. Oysa varlıklı çiftçiler bile belli aralıklarla ciddi kıtlıklar yaşar. Büyük tarihçi Fernand Braudel (9) görece varlıklı ve kültürlü Fransa’nın 10.yy’da 10 kere, 11.yy’da 26 kere, 12.yy’da 2 kere, 14.yy’da 4 kere, 15.yy’da 7 kere, 16.yy’da 13 kere, 17.yy’da 11 kere ve 18.yy’da 16 kere ülke çapında kıtlıklarla boğuştuğunu anlatır. Ki bunlar sayısız miktardaki yerel kıtlıkları kapsamıyor bile. Tarım, fosil yakıtların gıdanın yetersiz kaldığı dönemleri telafi edecek denli büyük bir enerjiyi bize sunmasına dek, güvenilir bir gıda kaynağı olamamıştır. Petrokimyasal da çiftçiliği sübvanse edemez hale gelince, açlıklar yine sık sık yaşanacaktır.

Tarım, yol açtığı nüfus artışını doyurabilmek için her geçen gün daha fazla petrole ihtiyaç duyuyor. Avcı toplayıcılar besin elde etmek için harcadıkları her 1 kalori karşılığında 40 kalori elde edebilir. Gübreleme, sulama, teraslama, drenaj kazma gibi işleri yapmalarına gerek yoktur ki bunların hepsi gıda elde ederken harcanan enerji demektir. Oysa ekinler ehlileştirildiğinden beri, gıda yetiştirmek için harcanan enerjinin miktarı da düzenli şekilde arttı. Basit bir demir saban üretmek, cevheri kazma, taşıma, eritme işleri için milyonlarca kalorinin harcanmasını gerektirir. Petrolden önce, bir sabanın dövülmesi bir düzine ya da daha fazla ağacın kesilmesi, taşınması, demirci için odun kömürüne dönüştürülmesi anlamında gelirdi. Her ne kadar bir saban kullanım süresi boyunca sayesinde elde edilen gıda olarak bütün bu harcanan kalorileri telafi edebilse de, sonuçta bütün bu enerji ekosistemden çalınmış ve insan tarafından harcanmış demektir.

 Petrolden önceki çiftçilik hayvan gücüne de dayanırdı. Bu da onların beslenmesi ve yayılması için yeni alanlara ihtiyaç duyulması ve de ekosistemin daha fazla insanoğlunun yararına uyarlanması demekti. Tarımdan elde edilen kalori kazancı asırlar önce negatife düştü ve enerji elde edimindeki bu düşüş günümüze dek sürdü; şu an her 1 kalorilik gıda enerjisi için ortalama 4 ila 10 kalori harcamaktayız.

Tarım sadece ekin alanları ihtiyacı demek değildir. Gübre, hayvan yemi, yakıt ve de maden kaynaklarının elde edilmesi için çok daha geniş arazilere ihtiyaç duyar. Çiftçilik her zaman ekim yapılan arazinin çevresinden enerji ve çeşitlilik emer, yaban hayatını her geçen gün daha fazla bozar. Yaban hayatı tarımcılar için bir baş ağrısıdır; zararlı hayvan ve böcek yatağı ve de değerlendirilmediği takdirde boşa gidecek bir alan olarak görülür. Yaban hayatın bu tahribi hep sürecek. Buna bir de tarımın üretim fazlası kalorilerini, iş gücü için daha kalabalık ailelere duyulan ihtiyacı ekleyin, bu durumda doğum oranı da geometrik olarak artacaktır. Bu zalim matematiksel nüfus ve toprak açlığı artışı doğrultusunda, Yerkürenin ekosistemi insafsızca ve giderek artan şekilde insanlığın gıdasına ve gıda üretim araçlarına dönüşecek.

Avcı toplacıyıcı topluluklar kendiliğinden bir nüfus kontrolü sistemine sahiptir, çünkü beslenmek için kullandıkları bitki ve hayvanların, ani tahripler dışında, aşırı tüketimi mümkün değildir. Ama tarımda doğal kaynakların aşırı kullanımını engelleyen buna benzer yapısal sınırlamalar yoktur. Hatta bunun tam tersi geçerlidir. Eğer bir çiftçi bir araziyi nadasa bırakırsa onu işleyen ilk komşusu avantajlı konuma geçer. Tarım, hem besin rekabetine hem de nüfus patlamasına neden olur. (Acaba, etle beslenerek beslenme zincirinde üstte yer almak ve böylece nüfus artışını düşük tutmak, buğdayla beslenip zincirde daha alt bir basamakta yer almak ve dolayısıyla da daha kalabalık bir nüfusu ortaya çıkarmaya göre daha sorumlu bir yaklaşım mıdır, diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bir noktada insanlık üreme hızını yavaşlatması gerektiğine dair mesajı anlamak zorunda.)

 Zararlı tarım faaliyetlerini durdurmak için yasal düzenlemeler yapabiliriz ama bu kurallar sonuçta rekolteyi azaltacaktır. Gıda sıkıntısı başlar başlamaz yasalar yürürlükten kalkacaktır. Şu an tarımın ekolojik açıdan tahrip edici eğilimlerine yönelik herhangi bir yapısal sınırlandırma bulunmamakta.

Tüm bunlar gösteriyor ki tarım esasen sürdürülebilir değildir.

Tarım toplumsal ve siyasi hasarlara da yol açar. Avcı toplayıcı topluluklar için nadir olarak sağlanan ve çok kısa süreli bir olgu olan üretim fazlası, tarımın en temel amacıdır. Üretim fazlasının depolanması, bu depoları inşa etmek için teknoloji ve malzemeler, bunu koruyacak insanlar, depolanmış ürünün merkezileşmesi ve nasıl dağıtılacağına karar verilmesi için hiyerarşik bir yapılanma gerekir. Yerel iktidar mücadelelerine, komşu gruplar tarafından gerçekleştirilen soygunlara zemin hazırlar, savaşların ölçeğini büyütür. Tarım suretiyle iktidar giderek daha az elde toplanır. Üretim fazlasını kontrol eden, topluluğu da kontrol eder. Kişisel özgürlükler tarımın doğası gereği aşınır.

Cohen’in kültürel gelişim sürecinde bitiş noktası endüstriyel toplumdur . Endüstriyelleşme tarım faaliyetlerinin üzerine sürülmüş cila gibidir; çünkü katma değerli hale getirilecek ucuz maliyetli hammaddelerin, kirlilik ve diğer maliyetleri dışsallığabileceği bir alanın ve ucuz bir işgücü kaynağının sağlaması açısından tarıma bağımlıdır . Endüstriyel kültürler, her bir kişi üzerinden kaynakları -eğitim, karmaşık altyapı, yönetim katmanları ve yasal yapılar, vb.- aşırı boyutlarda müsrifçe harcamaları sonucu, uç boyutlarda ekolojik ayakizleri, düşük doğum oranları ve yüksek işgücü maliyetleri ortaya çıkarır.

Bu karmaşıklık düzeyi kendi başına varlığını sürdüremez. İhtiyaç duyduğu enerji ve kaynakların dışarıdaki tarım bölgelerinden emilmesi gerekir. Dışarıda da daha basit, daha yüksek doğum oranlarına sahip, sonuçta da karmaşık yapıdaki endüstriyi sübvanse etmesi gereken düşük işgücü maliyetlerine sahip kültürler yer alır.

Endüstriyel bir kültürün ayrıca kirlilik ve atıklarını başka ülkelere gönderme yoluyla maliyetlerini dışsallaştırması gerekir. Şehirler atıklarını kırsal alanlara gönderir. Endüstriyel kültürler kaynak fiyatlarını ve işgücü maliyetlerini düşük tutmak için tiranlık rejimlerini her türlü destekler. Bütün bu eğilimler ABD’nin niye artık bir tarım ülkesinden bir endüstri ülkesine dönüştüğünü açıklar. Amerikalıların artık ülkelerinde üretilen ürünleri satın almaya gücü yetmemektedir, bu yüzden de ülkenin düşük maliyetli girdiler için Çin ve Meksika gibi tarım ülkelerine ya da Suudi Arabistan gibi despotik yönetimlere yönelmesi gerekmektedir. Üçüncü Dünya, Birinci Dünyanın sanayileşmenin karmaşıklığını korumanın aşırı boyutlardaki yükünü dışşallaştırdığı yerdir. Ancak bir noktada bunu dışsallaştıracak bir yer kalmayacak.

Kaynaklar için Bahçecilik (Horticulture)

Önceden belirttiğim gibi, Cohen avcı toplayıcılık ile tarım arasındaki başka bir kültür biçiminden bahseder. Bu kültürler, faydalı bitkiler ve hayvanları yetiştirmek için basit yöntemler kullanan bahçecilerdir. Bu anlamda bahçeciliği kesin biçimde tanımlamak zordur, çünkü bahçecilerin çoğu belli bir ölçüde bitki yetiştirir, çoğu bahçeci yabani gıda toplar. Birinin, toprağa bir sopa saplaması ile toprağı sürmesi arasındaki bir noktada ziraatçı olarak tanımlanması gerekir. Antropologların çoğu bahçeci kültürlerde genellikle nadasa bırakma dönemlerinin yer aldığını, ziraatçıların ise bu ihtiyacı ürün rotasyonu, harici gübreler ya da başka yöntemlerle karşıladığı üzerinde uzlaşmakta. Ayrıca tarım büyük ölçekte uygulanır. Basitçe ifade edilirse, bahçeciler çiftçilerden ziyade bahçıvanlardır.

Bahçeciler kabile veya küçük köy düzeyinden daha karmaşık yapılara pek yönelmez. Bazen tek tanrıcılık, gök tanrıları ve tarımcı komşularının mesihsel mesajlarından etkilenseler de, bahçeciler genelde yerküre ruhlarına inanır ve Dünya’yı canlı bir varlık olarak görür. Bahçeci kültürlerin çoğu tarım kültürlerine göre çok daha eşitlikçidir; bünyelerinde despotlar, ordular ve merkezileşmiş kontrol hiyerarşileri barındırmazlar.

Bahçecilik, harcanan enerjinin geri dönüşü olarak ölçüldüğünde, gıda elde  etmenin bilinen en verimli yöntemidir. Tarım, daha fazla işgücü, arazi, sermaye ve teknoloji kullanımıyla, bahçeciliğin yoğunlaştırılmış bir biçimi olarak düşünülebilir. Bu da, daha önce dikkat çekildiği üzre, tarımın genellikle, çalışma ve kaynaklar itibariyle gıdadan elde edilebilenden daha fazla kalori tükettiği, geri kazanımın giderek azalması noktasında yanlış tarafta durduğu anlamına gelir. Bu sürdürülebilirliğin güzel bir tanımıdır; bahçecilik ise muhtemelen bu çerçevede tablonun pozitif tarafında yer alır. Godesky (10) bahçeciliğin tarımdan bu şekilde ayırt edilebileceğini savunur. Gerçekleşmesi belki birkaç bin yıl sürecekse de, tarım eninde sonunda yerkürenin ekosistemini tüketecek, bahçecilikte ise bu kaçınılmaz bir son değil.

Bahçeciler çoğul kültürler, ağaç ekinleri, çok yıllıklar kullanır, toprağı çok az sürer ve geniş bir çeşitlilik arz eden bitki ve hayvanlarla candan bir ilişki kurar. Bu kulağa permakültür gibi gelmiyor mu? Tarımın hedefleri yerine bahçeciğilin ideallerini savunan permakültür sürdürülebilirliğe geri dönüşe giden bir yol sunabilir. Bahçeci kültürler kalabalık nüfusa, ürün fazlası biriktirmeye, merkezileşmiş yönetimler ile kontrol yapılarına karşı yapısal engellemelere sahiptir. Tarım ise toplumları kaçınılmaz şekilde bütün bunlara doğru yöneltir.

Pahalı Bedel
Tarımı benimsemekle doğamızda yer alan sağlıklı olma halini ve geniş kişisel özgürlükleri yitirdik. Zamanında Hammurabi Yasaları, Magna Carta ve İnsan Hakları gibi başarıları insanlığın adil ve özgür bir topluma doğru ilerleyişindeki kilometre taşları olarak görmüştüm. Ancak artık bunları, tarım ve endüstri toplumlarının ayrılmaz bir parçası olan giderek tırmanan insan hakları ihlalleri ve iktidarın merkezileşmesini durdurmaya çalışan büyük ve git gide çaresizleşen barajlar olarak görmeye başladım. Tarım her zaman gücün elit bir kesimde toplanmasıyla sonuçlanır. Bu durum tarımın özünü oluşturan saklanabilir geniş ürün fazlasının kaçınılmaz sonucudur.

 Permakültürün üçüncü etik ilkesinin ürün fazlası sorunu ile cebelleşmesi tesadüfi değildir. Pek çok permakültürcü, Mollison’ın ürün fazlasının paylaşılmasına yönelik basit uyarısının, bu konunun zorluğu karşısında yüzeysel kaldığını gördü. İşte bu yüzden onun işin başındaki reçetesi zamanla biraz daha az sorunlu “ürün fazlasını geri verin” ya da “ürün fazlasıyla yeniden yatırım yapın” şeklinde düzeltildi. Ancak bu yeni yorumların, yaygın şekilde benimsenmiş “Dünyayı Göz Etmek” ve “İnsanı Göz Etmek” şeklindeki diğer iki etik ilke kadar henüz oturmamış olması, permakültürcülerin henüz ürün fazlası sorununun üstesinden tam olarak gelemediğini düşündürtüyor bana.

 Esas mesele ürün fazlasıyla nasıl baş edilebileceği olmayabilir. Ürün fazlasının ve bunu cazip kılan korku ve açgözlülüğün kültürel pratiklerimizin artık yapısal sonuçları olmadığı bir kültür yaratmamız gerekebilir. İnsanlığın olgunlaşmasında on bin yıl uzunluğundaki bir yanlış adım. Permakültür sürdürülebilirliğin bir aracı olmaktan ibaret olmayabilir. Bahçecilik yaşam tarzı insan özgürlüğüne, esenliğe ve adil bir topluma giden yolu sunuyor olabilir.

yazının orjinal adresi: http://www.energybulletin.net/node/19334

yazının türkçe çevirisi: http://permakulturplatformu.org/2012/08/07/surdurulebilir-tarim-bir-oksimoron-mudur-2/

 Kaynakça:

1. Diamond, Jared. The Worst Mistake in the History of the Human Race. Discover, May 1987.

2. Mollison, Bill. (1988). Permaculture: A Designers’ Manual. Tagari.
3. Cohen, Yehudi. (1971). Man in Adaptation: The Institutional Framework. De Gruyter.
4. Lee, R. and I. Devore (eds.) 1968. Man the Hunter. Aldine.
5. Harris, David R. An Evolutionary Continuum of People-Plant Interactions. In Foraging and Farming: The Evolution of Plant Exploitation. Harris, D. R. and G.C. Hillman (eds.) 1989.

6. Milton, K. 1984. Protein and Carbohydrate Resources of the Maku Indians of Northwestern Amazonia. American Anthropologist 86, 7-27.
7. Harlan, Jack R. Wild-Grass Seed Harvesting in the Sahara and Sub-Sahara of Africa. In Foraging and Farming: The Evolution of Plant Exploitation. Harris, D. R. and G.C. Hillman (eds.) 1989.
8. Goodman, Alan H., John Lallo, George J. Armelagos and Jerome C. Rose. (1984) Health Changes at Dickson Mounds (A.D. 950­1300). In Paleopathology at the Origins of Agriculture, M. Cohen and G. Armelagos, eds. Academic.
9. Braudel, Fernand (1979). Civilization and Capitalism, 15th­18th Century: The Structures of Everyday Life. Harper and Row.
10. Godesky, Jason (2005). Human Societies are Defined by Their Food.

yazının orjinal adresi: http://www.energybulletin.net/node/19334