Çocuklar Üzerinden Modern Dünyanın Tüketim Pratikleri  

“Her şey görüntülerden ibaret ve cansızdır.”
Jean Baudriallard

DİDEM BESLEN

 

-Bu sabah annem ve babam bana harika bir hediye verdi!

-Otur Lucy! Öpücük ver Lucy! Lucy! Lucy! Havlayan, koklayan, yürüyen, hatta amuda bile kalkan üstelik hiç de ucuz olmayan peluş bir oyuncak köpek. Adı Lucy. Dilerseniz ona istediğiniz adı takabilirsiniz, seslenildiğinde cevap bile verir. Burnunu ve sırtını sevdiğinizde neşeli sesler çıkarır…

On beş komut uygulayan hareketli köpek Lucy kim mi? O, çok seyredilen çocuk kanallarından birinde verilen bir ölçüde hayvanlar dünyasına bir yakınlaşma olarak da okunabilecek masum, sevimli bir oyuncak. Bir kez de reklama yakından bakalım. Kamera, evcil bir köpeği sever görüntüsü içinde mutlu bir anne baba ve kızlarına armağan ettikleri ya da önlerine bıraktıkları peluş bir köpek üzerinde kayıtta. Aile adeta suç ortaklığı içindeymişçesine kendi canlı köpeğiyle gülümsemekte, oyuncak köpek Lucy de kumanda edileceği düğmeleriyle çocukla. Bu haliyle her şey kendi sınırlarında olması istenildiği gibi…

Oysa olan şey bildik bir biçimde, türler arası çelişkilerin silindiği sanısıyla bir türün diğer eğlencelik türle olan karşılaşması; aldatmaca bir dünyada hayvansever olduğu algısı içinde, anne babanın kediler köpekler üzerinden vicdanı bir ölçek rahatlatma denemeleri…Buna “ikame edici sınırlı bir tür sevgi nesnesi edinmek” der Baudriallard. Bilirsiniz hipotetik yargılardır. Arka arkaya gelen ve bir koşula bağlı olan. Bizim koşulumuza… “Biz de hayvan seviyoruz ama” diye başlayan tümcelerin hafifliği ve onun kıyımla biten yüklemleri… Çocuğunun bir hayvanla yakın temasta olmasını mahzurlu bulan ya da göze alamayan steril çekirdek aile tipi ve onun satın alabileceği bir oynamalık! Elbette aile bu haliyle hiçbir zaman çocuğuna tür sevgisi kazandıramayacağını henüz bilmemekte –tabii istediği bu ise? Reklam burada kesilir, ışıklar kapanır. Ya kamera açık unutulsa ve günlerce çekmeye devam etseydi ne olacaktı? Birkaç ay içinde oyuncağın kumanda düğmeleri bozulacak, muhtemelen oyuncak eski cazibesini yitirip bir köşeye atılacaktı. Çocuk köpeğe yönelirken hikayenin seyri değişecek, ailenin korumalı ve kayırıcı sözleri etrafında çocuk hayvan bağı da gelişmeden engellenmiş olacaktı. Sonrasını ise biliyorsunuz. “Onu vermek zorundayız!”

Baudriallard’a göre reklam; günlük varoluşumuzu ele geçiren göstergeler ve iletiler bütünüdür. “Hakikat, kendini reklam yoluyla dayatır.” Yani tüketim toplumunda özel mülkiyetin genel statüsü, toplumsal pratiğe ve bu pratiğin zihindeki temsiline dönüşür. Bir sürü kare; aile, mutlu, oyuncak, köpek, çocuk parçalı ve birbirinden kopuk bir biçimde bir simülasyonda bütünlenir. Reklam, tüketim nesnesi olarak salt oyuncağı hikayeye yerleştirir. Bizzat çocuğu eğlendirmekle görevli, çocuğun komutlarına göre ayarlanır olan izleyicinin kodlarını çözemeyeceği gizlilikte bir oyuncak teklif eder. Bu haliyle toplumsal yargının nasıl sıradan tüketim nesnesi olabileceğini kanıtlar. Hayvanların araçsallaştırıldığı kapitalist dünyanın eğlencelik satışı olan sirk ve benzeri yerlerin normalizasyonunu koruyarak. Alt mesaj; “Hayvanları seviyoruz ama özerk varlıklarını kabul edemeyiz.” dir. Tepkileri, istekleri, duygulanımları insani kontroller içinde, bir denek ya da bizzat yönettiğimiz akıllı bir telefon konforunda olursa başka. Ayrıca sıkıldığımızda yerini diğer bir üst modele / bir sokağa bırakabilmeliyiz de bize bağlı olduğunun yegane işareti oyuncağıyla. Olmazsa bir barınak duvarından aşağıya atabilmeliyiz de, hem de çocuğumuzun gözü önünde ve “Yavrum ben sana başka bir şey alırım.” deme aymazlığında…

“Hayvanları seviyoruz ama uzakta, ötede. Sokakta olmaz, mahallede olmaz, site kapısında, sitede olmaz; yönetim aşırı hassas, sesten rahatsız olur.” Ne de olsa dünya insan türü için kirden temizlenmiş, plastik çiçekler, plastik oyuncaklar, plastik tedbirlerle sarıp sarmalanmış korunmaya alınmıştır. Bir de karaya vuran balinaların veya aynı sebepten ölen on binlerce yavru albatrosların midesinden çıkan plastik poşetleri de bir unutabilsek!

Kapılar akıllı bir şekilde kilit sistemi ile güvencededir. Her akıllı ev, akıllı site yönetimi ve akıllı site yönetiminin idaresindeki o akıllı komşular tarafından hijyeniktir ve kontrol altındadır. Şükür ki oraya haksızlık, iki yüzlülük giremez, taciz giremez, -aile olduğumuz için- aile içi şiddet hiç giremez! Güven, huzur, mutluluk ve barış bizde kalmış, tehlike içeri alınmamıştır, ne gam! Kendimizi mütemadiyen her açıdan yalıtılmış bu sitelerde, dışarıdan gelebilecek tehlikeleri düşünürken yakalamak size de zaman zaman bir bilim kurguya aitmiş sanrısı uyandırmıyor mu?

Kumandalı bir oyuncak hafifliğinde kumandalı hayatlar gerek bize. Tıpkı sosyal medyada hiç ol(a)mamış arkadaşlıklar gibi istenildiğinde eklenen istenildiğinde silinen, varlığı ve yokluğu kullanma talimatı içinde yazmayan, nasıl olsa o kadar da uzun kullanılmayacak olan akıllı hayatların o en akıllı arkadaşlıkları… Ya bir zamanlar büyük bir heyecanla sahiplendikleri hayvanları, aşikar bir şekilde siliveren ailelerin hissizliği tanıklığında büyüyen çocuklar ve onların tür saygısı konusu nereye bağlanacak dersiniz?

Postmodernizm ve Hoşnutsuzlukları kitabı “Temizlik Düşü” bölümünde modern insanın yaşam kurgusunu betimleyen Zygmunt Bauman insanlardan “temizlik kovalayıcıları” olarak söz eder. Modern insan şehri bir tablo gibi düzenler. Uyumlu olanlar ya da değil, kirli olanlar ya da değil. Oysa “Şeyleri kirli yapan, onların içsel nitelikleri değil, bulundukları konum, daha doğrusu temizlik kovalayanların hayalindeki şeyler düzenindeki konumlarıdır.” Bu bağlamda pek çok şey ya yer değiştirir ya da tamamen saklanır. Fakat bazen istemedikleri şeylerin örneğin: deliler, dilenciler, sokak çocukları, mezarlıklar, mezbahalar vb. başka bir yere kaldırılmaları bile yeterli olmayabilir. (Gündüz Vassaf’ın, Cehenneme Övgü kitabında geçen totaliterliğin günlük yaşam örneklemeleri hatırlanmıştır.) O halde aynı düşünceden pay alan hayvanlar da; uzakta, adı barınak olan hapishanelerde, mezbahalarda tabaklarımıza gelene kadarki süreçlerini düşünmeden, bilmediğimiz bir kaderde kalmalıdırlar. Buna ne olursa olsun bir türlü tatmin olamayan insanın sirk, akvaryum ve benzeri yerlerde sistematik acılara maruz kalarak adeta bir suçluymuş gibi yaşatılan hayvanların, eğlencelik o acıklı gösterisi de eklenerek.

Ama insanın çocuk hali bu soruyu geçiştiremez. Hayvanat bahçesini gezen öfkeli bir çocuktan gelen o soru: – Neden onları kilitlediniz, onlar size ne yaptı?

Kısacası resmin varlığı, uyumlu olmadığını düşündüğümüz her şeyin tasfiyesini ister. Uyumu bozan her şeyin; -hayvanlar üzerinden örneklediğimiz- bir an önce ve tamamen öldürülmeleri, yakılmaları (kuş gribi vakaları görüntüleri, zehirlenmeleri, parçalanmaları hiçbir etik uygulama yapılmadan ‘kılıçtan geçirilmeleri’ zaruridir. Bazı belediyelerin ya da grupların fütursuzca sokak hayvanlarını zehirlediklerine veya bazı grupların çivili etlerle yiyecek servis ettiklerine şaşmamalı. Düşman olmaları her tür kötülüğü kolayca kapatır. Ne de olsa onlar süresiz suçlu, daimi bir alan savaşının tutsaklarıdır. Kaybedendirler. Gerekçe: Çok ses çıkarıyordu!

Görülüyor ki doğa, insanlarla olan savaşını çoktan kaybetmiştir. Hayvanlar bir savaş esiridir. Pandalar, şempanzeler, yunuslar, foklar, penguenler ve diğerleri aynı ‘oyuncak eden’ anlayıştan beslenir. Saygısızca yurtlarından edilebilirler, tıpkı bir ülkeyi alan savaşçıların kaderine mahkum olan savaş esirleri gibi. Yollarda büyük belediye saksılarında yatan köpekler ve onların bu yer arayışı içindeki o umutsuz bekleyişleri ise şehrin yeni sakinlerinin merhametindedir. Tutsaklar tıpkı bir ganimet gibi et, süt, giysi endüstrisinde veya üstün ırkların biraz daha yaşaması için laboratuarlarda tutulabilir. (Yiyecek olamayanlar süstür. Süs balığı, süs köpeği vs.) Üstün görülen kırma ya da melez, kör ya da topal olmayan hayvan ırkları ise yukarı tabakanın çantasının ya da paltosunun ölü bir gösteriş ortağına dönüşür. Rasyonel, makul kabul edilesi tek yol budur. Bir de önümüzde gayret ve duyarlılığıyla bir soru işareti gibi duran o ‘lüzumsuz insanlar’ da olmasa! Çocuğu o sokaktan geçemiyor diye kör bir köpeği besleyen bir kadına gösterilen zorbalık haberlerini atlayamıyorum.

Fakat gözümüzü kapattığımızda dünya yok olmaz. Diğer türlerin yaşam çığlığına istesek bile kulağımızı tıkayamayız. Bana kalırsa bilimkurgu ve gerilim türünde özgün adı of Planet of the Ape (beş filmlik seri) olan, Maymunlar Cehennemi 2 (2011) türlerin tutsaklığını, yalnızlığını, çaresizliğini ve özgürlük mücadelesini en iyi hissettiren filmlerin başında gelir. Ancak bu defa gezegende yeni dünya düzenini oluşturan yani söz sahibi olan tür sadece insan değildir.

20 yy.ın aykırı düşünürlerden Jean Baudrillard; çalışmalarında tüketim zihniyeti üzerinden medya ve kitle iletişim araçları ile modern insanı bağlantılandırır. Görülüyor ki artık düşünmesi istenmeyen, mütemadiyen reklamlar yoluyla büyülenip tüketimin itaatkar öznesi haline getirilen modern bireyin, hayvanlarla olan bağı dahi reklam kurgusu içinde düzenlenmeye çalışılır. Baudrillard, bireyin pasifize edildiği kitlelerin yaşadığı bu sanal evreni, simulasyon evreni olarak niteler. Burada, Boorstin’in The Image (İmge) sözünü ettiği sözde-tarihin, sözde kültürün dünyasına giriyoruz. Yani “ hareketli, çelişkili, gerçek bir deneyimden hareketle değil ama kodun öğelerinden ve aracın teknik kitabında güdümlenmesinden hareketle yapay olarak üretilmiş olayların, tarihin, kültürün, üretilmiş düşüncelerin dünyasına”. Artık modern insan ne yapması gerektiğini, yaşam izleklerini ve tutumlarını izledikleri üzerinden alacaktır. Yani reklam aracılığıyla kendi olmaktan çıkarılıp simulatif hale getirilen yeni bir özne olarak.

“Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.” İmge gerçekliğin yerini alırken görüntü ve gerçek birbirine karışmış olur. Üstelik özne; hakikat karşısında anlama, hissetme, duygudaşlık geliştirme ve iyiden yana direnme gücünü kaybettiğini de bilerek. Gerçekliğin kendisi simülakr olur. Evet simülasyon kuramıyla gerçekler öldürülür fakat yeni gerçekler izleyiciler için her daim bekler. Böyle bakıldığında reklam, gerçekte türleri köleleştiren insanın bu kabulünü o itaatkar imgede toplar. Seyirci korunmasızdır. Bir kez daha toplumun genel inanış çizgisi tasdik edilmiş ve resmin dışına çıkılamamış olur. İşte Baudriallard’ın kuramı ‘Kusursuz Cinayet’ gerçekleşmiştir. Hayvanlar bağımsız olamazlar!

Bu yazı hiçbir zaman yaşam alanlarımıza kolayca dahil olamayacak olan bir türün ancak o çok kıymetli sayılan modern bireye; sıradan bir tüketim nesnesi olarak ‘oyuncak bir nesne’ indirgemesi içinde dahil edilişinin anlamını sorgular. Bu haliyle oyuncaklar; asla sıradan oyun nesnesi değil, reklam yoluyla anlamı gerçeklerle ikame edilmiş olası beklentilerin yüklendiği, olması gerektiği gibi bir çözüme bizi razı eden gerçeğin taklidi bir simülakr olan yapay nesnedir (make up). Kontrollü, mobil olmayan, olması gerektiği gibi, kirliliğin, zahmetin, çabanın istenmedik tüm şeylerin en üst tür olan insan yavrusunu eğlendirmek ve risksiz yaşatabilmek adına bertaraf edildiği.

Oysa hayvan sevgisi hayallerin sınırlandırıldığı, çok komutlu bir oyuncaktan alınamaz. Çünkü arkasında gerçek bir hikaye olsun ister; sevgi ve şefkate tutunan.

Son olarak televizyon, reklamlar, kitle iletişim araçları asla masum değildir. Unutmayalım ki ister kendimiz için ister çocuğumuz için olsun arzuyla satın aldığımız tüm oynamalıklar beraberinde kendi yaşam tutumlarını elimize tutuşturuverirler ‘kusursuzca’.

Otur Lucy, yürü Lucy, artık git Lucy!  Annem babam çook mutlu!!!


Not: İlgili Baudrillard okumaları için:
– Tüketim Kültürü
– Kusursuz Cinayet
– Simulakr ve Simulasyon